14/9/2008 · Kategori: DENEME

daha güzel yenilmek!

daha güzel yenilmek! | yahya kurtkaya | Yenilgi

 

 



Ever tried. Ever failed. No matter. Try again. Fail again. Fail better.

Samuel Beckett


Daha güzel yenilmek, ayak uçlarımızda çırpınan soğuk bir dünya telâkkisinin farkına vara vara, üstüne üstüne yürümektir, dünyânın!


Daha güzel yenilmek, göklerin taşınmaz yükünü sırtlananların, göz çukurlarına kurdukları bir kervanda yeni bir soluk, yeni bir kalp çarpışı, yeni bir nabız atışı, yeni bir söz kuvveti, yeni bir yenilik yüklenerek devam etmeleridir, menzile!


Daha güzel yenilmek, bir durma biçimidir. Öyle bir duruş ki, nâmütenâhi bir harekette oluşu içinde gizler. Öyle bir duruş ki, kanatları vefâdan halkedilmiş bir kuş... Anka kuşuna emsâl... O kuş ki, zamanın kış vakitleri, çile denizi üzerinde tek bir menzil gâyesini vefâ kanatlarına bulamış, seyir hâlinde... Gâyenin vahdeti, daha güzel yenilmenin duruşa tebdil olunduğu ândır işte. Ne olursa, bu ân içinde olur! Birbirini bütünleyen yenilgi silsilesi, bu tek gâyenin, ilahi menzilin misafirleridir ve en güzel bir şekilde ağırlanmaya mültecidir.

İnanç, her şeyi en güzel bir şekilde yapmayı öngörür. En güzel şekilde konuşmak, en güzel şekilde susmak, en güzel şekilde yazmak, en güzel şekilde okumak! Yaşamak en güzel şekilde, en güzel şekilde ölmek! Bunu bir amentü gibi vird edinmektir inananın mesuliyeti!


İnancın öngördüğü yücelikler arasından gecenin son vakitleri kızarmış bulutların arasından alnını çıkaran bir güneş gibi, kalbi ve kavli aydınlatan bir sır var ki; yenilmek fiili ile en sağlam perdede kesişir: sabır! Sabra anlam katan bir inanç anatomisidir daha güzel yenilmek! Her yenilginin ardından kuşanılan sabır zırhı, her seferinde yeniden cilalanır, yeniden kuşanılır! Sabrın tükendiği yerde, düşer; yıkılır daha güzel yenilmek! Daha güzel yenilmek, sabr-ı cemîle açılan kapıların anahtarıdır! Kitabın buyurduğu: sabrun minallahi ve fethun garîb düstûrudur daha güzel yenilmek  felsefesinin temel taşı!


Eşyaya anlam katan bir sır vardır, vuslata anlam katan bir sır! Kuru elde edişleri kutsayan bir sır: çile!.. Çile örtüsüne bürünmeden avuçlarımıza düşen eşyanın kıymetiyle; çile imbiğinden damıtılıp ikrâm edilen eşyanın kıymeti müsâvi midir? Çilenin ziyâdeliği ile doğru orantılıdır kıymet sırrı. Çile arttıkça daha çok sarılırız vâsıl olduğumuza!


Mütefekkir: Ölümün ve mezarın anlamı da bu değil mi acaba? Bir düşüşten sonra bir yüceliş gelmesi için hayata ve insana yüklenmiş bir çile saati. Âh, bir sarkaç gibi bir ölüme, bir hayata gidip-gelen ruhlarla, sadece biyolojik yaşantının içinde vakit dolduran ruhlar arasında ne büyük uçurum vardır? diye düşünüyor!


Vakit doldurmak, âh! Bir yola adanamadan akıp giden ömrün seyir tahtası! Aklı ve yüreği ketum beşer tasavvuru! İnsan pâyesini hak edemeyen pasif mahlûk telâkkisi! Bir karıncadan dâhi ibret alamadan çürüyüp giden ömür törpüsü!


Kır artık şu ketumluğunu! Dile gel, konuş! Kök saldığın şu dinginlikten sök artık topuklarında yıllanan korkaklığı! Evet, sen korkuyorsun! Sen korktukça senden korkuyor zafer! Korkmak ne kelime utanıyor! Oysa, zaferin ve aşkın onur'a ihtiyacı vardır. Onur, el emeği, göz nurudur. Onur, evvelini unutup; ahirine nazar-ı cemil ile yönelmektir. Onur, düştüğü yerde kalmamak; kalkıp kalbini avuçları arasına alıp koşmaya devam etmektir. Ve dahi onur, yenilgiye ferâset ile bakıp; inanca lâyık bir tavır ile onun da daha güzel olabilmesi için erdemli, soylu, asîl bir harekettir!


Ve diyor şair: Hep savaştın! Hep yenildin! Sorun yok! Yine savaş! Yine yenil! Daha güzel yenil! Yenilgin bir gün olacak senin; yenilgin bir gül...



...


www.yenilgi.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

8/9/2008 · Kategori: DENEME

Eylül Esrikliği


 


zaman, saçakları mora batmış o garib. sallanıyor kirpik uçlarımda. içime çektiğim her eylül, bir başka zamanı yorumluyor dudak aralarımdan hayatın içine doğru. sağlam durmak, sağmalası yapılamayan bir hayatta kırpık kirpik yol almaktır! saçakları mora batmış bu ayrıksı sevda, baştan çıkarıyor hüzünbaz parmaklarımı!

 

içime çektiğim her eylül gibisin! içinden çektiğim her duada ben olan bir yabancı gözlerin oysa. durup kirpik uçlarında dinlensem diyorum; durup dirsek uçlarında ağlasam eylül! bana kitap aralarından sarı’lar çıkartıyorsun! her hâtırada yok oluyorsun; her hâtıra yokluğuna düşülmüş bir imlâ!

 

sana sarı biriktirmek isterdim oysa. sana yaprak, sana kum! âh, bir hayalde yok oldum. hayal dua demektir. dua yâri beklemektir. hayal ile dua arasında durup deliksiz uyusam. uykunun maskesini düşürse eylül, ardından sen çıksan. adın kış olmasa. birer mevsim aralıklı büyüse zaman. adın bahar olsa. sarı solsa, olsa yeşil. kirpiklerin ıslansa... çisil çisil...

 

yok. uykudan uyan. uyandır uykuyu. yapraktan ince bir hayal bizimkisi. zamanın seyyar düş tezgahları kurduğu bir devrin ıssız hayalhanesi. mevsimleri ve zamanı ve toprağı ve insanı ve şiiri ve aşkı birbirine kar! her şeyin birbirine karıştığı bir çağ içre, sen de kar ne varsa heybende hayata dair. bir dudak arasında sıkışmış itiraf olsun yaşamak!

 

yine de zaman, saçakları mora batmış bir garib. sarı ağlatıyor vakit içre. sükût altından ağlayan bir esrikliğin yalnızlık muskasında kutsanmış çilehânesi. tavan aralarında sabrın, oturup sabahlara kadar vird edinsem seni. şehlâ bir hüznün gül kurutan nedâmetinde ıslansam kirpik altlarında. kalbinden çıkarıp mendiller versen biraz eylül kokan, biraz kül. kül ile parlatsam kirpiklerimi, zaman düşse hüzne tül...

 

zaman işte, saçakları mora batmış o garib. eylül işte, dizlerine kadar sarıya bulanmış bir acı. sanatını ver bana ey acı! karayım bir tutam mor ile bir tutam sarıyı; zamanın parmak aralarından düşen eylül’ün metruk yalnızlığında...

...

Yahya KURTKAYA

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/9/2008 · Kategori: DENEME

MUKADDİMESİDİR BU, 'SESSİZLİĞİN'...




Seyr-ü sefer ederken gece, başlıyorum yitikliğime gözlerimle... Taşkınlıklar coşkunluklara haber salıyor;

"Vakit tamam!" Oyalamakta kelimelerim cümlelerimi, yara içinde bere alıyor yüreğim. Her harf bir intiharı taşıyor seslerin... Puslu bir gece dokunuyor sonra, hayallerime... Bir bir gözümden düşüyor işte, hayallerim. Tut/a/madığım düşlerimdi oysaki onlar, iç'lerine bir kahraman aradığım. Gelmiyor o "kahraman"... Yüreğimden tutsun istiyorum bir el... Biçare... Yorgun düşüyor beklemelerim... Bekleyişler "kahır"ı buyur ediyor, kendilerine...


    Gecenin soluğuna bir "sus" da ben konduruyorum; yüreğim çığlık çığlığayken... Soluklarım izin vermiyor nefeslerime... Yırtıyor işte aldığım her nefes, içimdeki amansız düşünceleri... Sineme bir ağrı saplanıyor, uğurlarken çocukluğumdaki en temiz yaşanmışlıkları... Yüzüm kırbaçlanıyor... Affetmiyor beni acı acı sövmelerim ... Yediremiyorum bir özrü ömre dayatılan...

  ...  

  Ezilmekte kelimeler... Kuramıyorum cümleleri... Kemiriliyor tüm anlamlar, sızı/larımdan çekilip... Azalmışlıklarım esir tutuyor çoğulluğumu. Teker teker az'a buyur ediyor tüm an'larımı... Mühürleniyor yüreğim, sitemler eşliğinde... Hakkı veriliyor(!) işte, sus'larımın!


Sol yanıma düşen çıldırış'ımın provalarından yayılan sancılardı bunlar... Yüreği parça parça eden yaşanmışlıklardı belki de... Mıhlanan bir ömür var şimdi önümde... İtilip kakılan cümlelerle dolu bir dizi yaşanmışlıktan süzülüp gelen üç noktalı bir sürü cümle belki de... En ücra köşemde sakladığımdı aslında bana doyasıya gülümsemeleri veren. Gizimden bile sakındığımdı; "sus" kondurulan yüreğime, haykırmak isterken doyasıya...



Şimdi gecenin seyr-ü seferi tamamlanırken... Zulmet eşliğindeki an'larım aralıyor kapılarını aydınlığa... Bir şey fısıldanıyor ruhuma... Öyle masum, öyle rahatlatıcı... Kulak verin zerrelerim:


 
"Yüreğim, miadı dolmakta sessizliğin! Sadece bekle... Öyle bir ses dokunacak ki sus'larıma; cümle âlem ses'in ne olduğunu anlayacak..."



Haber salın gizli saklı kalmış tüm yüreklere... "Konuşma" vakitleri yakındır... Mukaddimesidir bu sadece fırtına öncesinin... Sessizliğin en alıcı noktasıdır; sadece duyabilenlere...!


 

Duyabildin mi Sevdiğim??!!  


HÜMeyra Karagöz




Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

18/8/2008 · Kategori: DENEME

Babam, Kitaplar ve Ben

 

 "Oğlum yine paranı kitaba mı verdin?" Kitaplığı işaret ederek "şunların hepsini okudun  mu?" Baba diyorum "başucu kitapları onlar döner döner tekrar bakarsın okuyup bitmez" en son nişanlıyken eşime şikayet etmişti beni " kızım bu bütün parasını kitaba yatırıyor aman sen olsun ikaz et"( bilmiyor ki eşim benden beter).

  Maddi imkanlardan üniversiteye kadar çok kitabım olmadı bir çok insan gibi bende ders kitaplarını üst sınıflardan alarak okudum. Evimizde bir tane bile roman şiir hikaye kitabı olduğunu hatırlamıyorum hadi ondan geçtim dini kitaplarda duvarda asılı Kur'an hariç yoktu.

Bu konuda asla babamları suçlamak istemiyorum imkanları yoktu, koca şehre anacığımla tek başına gelmiş, gece gündüz çalışmıştı ama bundan daha kötüsü kitap bilinci oluşmuş bir toplulukta büyümemişti.

  İlk kitaplarımdan birisi lisede 3000 liraya aldığım Ömer Nasuhi Bilmen'in ilmihali idi. Çok istememe rağmen babam muhtara danışmış oda "bu çocuğu imam-hatip'e gönderme" demişti daha sonra çok kitap aldım dinle alakalı lisenin kütüphanesinden faydalanmağı çok istedim ama nedense şöyle bir huyum vardı kitap benim olmadan okuyamıyordum. Kitap benim olacaktı emanet korkusu olmadan, onu sarıp sarmalayacaktım, 3 gün sonra geri getirme baskısı olmayacaktı ve ben altını çizecektim cümlelerin, koynumda yatacaktım icabında o yüzden kütüphaneden ödev dışında pek faydalanmadım Sait Faik kitapları alıp okumuşluğumu hayal meyal hatırlıyorum.

  Sonra üniversite yıllarım burslarla beraber ben haftada en az 3-4 kitap almaya başlamıştım Beyazıt civarında eski kitapçılar ve sahaflar çarşısının olması benim için avantajdı. Yumni iş Merkezi'de yakındı orada bir sürü yayınevinden uygun kitaplar alıyordum vel-hasıl üniversite sonda  1500'e yakın kitabım olmuştu düşünün bir odanın her yeri kitapla dolu ve babam her görüşte "yine mi kitap" diyordu  ben onun kitapları sevmediğine yoruyordum bunu ama 1 ay önce anladım ki işin aslı öyle değilmiş; Yıllar önce kardeşim bursa tıp fakültesinde yoğun bakımdayken babam birisiyle tanışmış onunda hastası varmış babama bir kitap hediye etmiş Abdulkadir Geylani'nin Fütüh-ul Gayb adlı kitabıydı sanırım eve getirdi hemen aldım,okudum kitaplığa koymuştum aradan nerdeyse 6 sene geçti 1 ay önce düğünden önce kendi evime taşıyorum kitapları yükledik her şeyi babam koşarak yanıma geldi "oğlum benim bir kitabım vardı o ne oldu?" Hayda "baba bakarım kitapların arasındadır" dedim baktım yok ben unuttu diye sevinirken dün yine evime ilk kez annemle yatıya geldiler benim kütüphaneye baktı eyvah dedim soracak yine "oğlum buldun mu kitabımı?" "Baba" dedim "bulurum" ya da "yeni alırım" ben "gerek yok alma" demesini bekliyorum hiç sesini çıkarmadı ben büyük şaşkınlık yaşadım babam demek kitapları bu kadar seviyordu. Keşke eline gençken birileri bir sürü kitap tutuştursaydı. Babamın ve benim doğduğum köye iki defa kitap kampanyası yapıp bir sürü kitap bağışladım. Akraba çocuklarına da sık sık gönderiyorum ki kitaba olan sevgileri babam gibi gecikmesin. Ya kardeşlerim şimdiden minik bir kütüphaneleri oldu.


Babamı, kitapları ve hayatla mücadeleyi seviyorum.

 

Said ERCAN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

31/7/2008 · Kategori: DENEME

Kör Dans

 
  "Net"lik değildir dünyada olup bitene söylenecek söz. Bir sis içinde, üstelik uykuda, bir uçuruma yürümek gibidir dünyada olmak. Tezden dillerini duaya alıştırmamız bundandır çocuklarımızın; dilinde dualarla uyuyan çocuk, hiç değilse kalbini uyandırmayı başarabilir ve sezebilir gelecek bir tehlikeyi.

İnsan bu dünyaya biraz ama gelmiştir. Cennetten düşerken gözlerini de yitirmiştir. Ademoğlu'nun kendine çevrilmiştir tüm arzusu. Kendini istemiştir Tanrı'dan, kendi için istemiştir iyiliği ve kötülüğü.  

Kabil'in Habil'e attığı taş, gerçekte Kabil'in kendine attığı taştır; ne var ki yaralanan ve kanayarak ölen kendi değil, kardeşidir. Bu dünyada kendimize fırlattığımız oklar hep sevdiklerimizi ve yakınlarımızı, bazen de hiç tanımadığımız insanları yaralar. Ancak görünmeyen bir uzama, Kabil'in Habil'e attığı taş, bizim gördüğümüz şekilde yansımaz. Bir aynayla o başka uzama bakabilseydik, Kabil'in Habil'e attığı taşla kendini öldürdüğünü ve Habil'in sapasağlam durduğunu görebilecektik. O bambaşka uzam, daha sonra Kabil'in yaşamına onu iç sıkıntılarıyla bunaltarak yansıdığını görecektik. Dünya böyle kendimize ettiklerimizi başkalarında gösterdi. Dünyanın aldatıcılığı bundandır.  

Dünyanın yüzeyini saran aldatıcılık bununla da sınırlı değildir. Bazen birbirine zıt bilinen kavramlar -çünkü dünyayı kavramlarla algılayabiliyoruz- öyle iç içe yerleştirilmiştir ki, mantığın "Biri varsa, öteki yoktur." dediğine, dünyanın bizzat kendisi bir tarafıyla güler. (Yuvarlak bir cismin neresinden güleceğini tahmin edemeyiz). 

Bu iç içe geçmişlik öyle güzel programlanmıştır ki, insan onu doğa aynasında seyretmeye doyamaz. Geceden gündüz çıkarılmıştır, bir seher vakti olup bitmiştir her şey. Bir çocuğun içinden yetişkin çıkarılır, sonra yetişkinin içinden ‘yaşlı' görüntüsüyle çocuk. Rahimden bir hayat çıkarılmıştır, sonra yerin iki üç metre altına, yeni bir rahme konmuştur hayat. Bolluğun içinden yokluk çıkarılmıştır, yokluğun içinden bolluk; zorluğun içinden kolaylık ve kolay'ın içinden zorluk.  

Bir iş  için ‘zor' ya da ‘kolay' demekle  yetinir insan; halbuki zor'un içine ‘kolay' gizlenmiştir. Bolluk içinde yaşayan biri "varlıklıyım" demekle, varlık'ın içindeki yok'luğu inkar eder. 

Hiddetli sesinden ve ışığından korktuğu gök gürültüsü ve şimşeğin; gerçekte gökten su yerine asit yağmasına ortam hazırladığını bilmeden ürperir insan.*  

Yarım akıllı olan biz insancıklar -çünkü devasa büyüklükteki beynimizin minnacık bir kısmını kullanıyormuşuz- sadece gözlerimizin gördüğüne inanarak ve çoğu zaman sadece zanlarımızı gerçek sayarak, hayatla kör bir dans yapıyoruz. Sonra, her nasılsa yeryüzündeki en üstün varlık deniyor adımıza. 

Çünkü bu zavallı, zayıf yaratılışlı insancık'ın içine, muhteşem gücüyle ‘aşk' yerleştirilmiştir. Tüm bencilliğinin yanında, kalbinin içinde arayış pompalayıp duran eşsiz kendini aşma gücü. 

Dünyadaki her şey gibi, insan da net değildir. Bugün sarhoş, berduş gördüğünüz birinden, yarın bir derviş çıkarıldığına hiç şahit olmadınız mı?  

 
Eskidi dünün bilgileri

Ben sana olduğun gibi kal diyemem

Yarın bir başkayım belki

Zihnimde yeni bir pencere açar

Edineceğim küçük bir bilgi

Ve değiştiririm dünyayı sonra

Gözlerim değişecek çünkü,

Olduğum yerde bulamazsın beni

Bugün bir sızıyı koyarım başucuma

Yarın bir erdemin tomurcuğu oluverir

Ve bilirim artık dün gördüğüm biri

Bugün belki başka biridir.   

 

*Üzerimize her an kezzap yağabilmesinin mümkün olduğunu belirten kimya âlimi Prof. Dr. Arthur Macomb bu konuda: "Ne zaman şimşek çakıp gök gürlese, semâdan yağmur yerine nitrik asit yağacak diye soluğum kesilir, rengim kaçar, sığınacak bir yer ararım. Çünkü havada nitrik asit teşekkülü için bütün şartlar hazırdır." der.

Hergüncel

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

17/7/2008 · Kategori: DENEME

BEN HİÇ BÜYÜMEDİM ANNE!...



Ben hiç büyümedim anne!...

Her zaman senin kollarında buldum tarifi imkânsız huzuru... Hayat denizinin korkunç dalgaları arasında boğuşurken sen bana güvenli bir liman oldun her zaman. Yağmur ve dolu aman vermediği zamanlarda sevgi şemsiyesini açtın üzerime. Sen ıslandın beni yağmurdan korumak için. Zemheri soğuklarında üstündeki yırtık pırtık paltoyu çıkarıp, üzerime giydirdin. Üşüdüğünü belli etmemek için dişlerini kerpeten gibi sıktın. Çoğu zaman sofradan yarı aç kalktın. Çocukların aç kalmasın diye tok insan rolü yaparken ne kadar da zorlanırdın.

 Ben hiç büyümedim anne!...

Kanından kan, canından can verdin bana anne... Bir kordondan can taşıdın bana aylarca. Sütünü çeşme yapmıştın soğuk kış gecelerinde. Uykusuz gecelerin sebebi ben olsam da bunu dert etmezdin. Sarıp sarmalamalarının hazzını unutmak mümkün mü?  O candan sarılmaların, öpmelerin, koklamaların gitmiyor gözlerimin önünden.  Fedakârlık ve cefakârlık abidesi olmuştun yüreğimde. Uykularını böldüğümde tebessümünü eksik etmemiştin hiçbir zaman. Sımsıcak nefesin değince yüzüme, güneşim olurdun; sıcaklığın içime işlerdi.

 Ben hiç büyümedim anne!...

En tehlikeli durumlarda bile can parçanı korumak için bir aslan kesilir, öne atılırdın. Kendi canını hiçe sayıp bizim canımızı pırlanta kadar kıymetli tutardın. Yüzünün gülmesi, bebenin dudaklarındaki tebessüme bağlıydı. Yolların uçurumlara dönüştüğü zamanlarda selamet sahiline geçmek için bize yol ve köprü oldun annem. Gönül ağacının kurumaması için ab-ı hayat oldun kökümüze. Kapkaranlık gecelerimize dolunay oldun. Yıldızların umuda aktığı demlerde hasret oldun. Yolların ayrımında bir damla gözyaşı oldun.

 Ben hiç büyümedim anne!...

Eyüp sabrından öteydi sabrın. Sabır acı olsa da meyvesinin tatlı olduğunu senden iyi kim bilebilirdi ki? Engin hoşgörünü Mevlana'dan, doyumsuz sevgini Yunus'tan almıştın besbelli. Kederleri bohçalayıp uzak diyarlara attın. Saçlarımı okşayışın en etkili ilaçtı gönül sancılarıma. Bir güneş gibi doğardın odamıza. Hanemizden ayrılışın, güneşin batması gibi, aydınlıklarımızı alıp götürürdü uzaklara. Bir gülüşün bütün yorgunluklarımızı siler süpürürdü. Sesin yanık bir nağme olup kalbimize zümrüt tahtını kurardı; bülbülleri kıskandırırdı sözlerin.

 Ben hiç büyümedim anne!...

Soframızdaki berekettin anne. Yuvanı aydınlatabilmek için bir mum misali yanardın. Kınalı ellerin ekip biçmekten nasırlaşmıştı. Çocuklarını doyurmak için gecelerden vakit çalar, günlere eklerdin. Hayatın kurşundan ağır yükü belini bükmüştü. Fakat gönlün dipdiriydi. Yorgunluklar, uykusuzluklar gözkapaklarına hükmedemezdi. Saçlarındaki kınalar, aklarını kapatmaya yetmezdi. Bu aklar ömrün paklığına delildi aslında. Bizler eve gelmeden rahat etmezdi gönlün. Gözlerin yollarda kalırdı hep... Muhkem bir kaleydin gönül başkentlerinde.

 Ben hiç büyümedim anne!...

Gözlerin engin denizler gibi masmaviydi. Gözlerinin mavisinde görürdüm mutluluğun resmini. Sevgilerin en içtenini sende gördüm. Şefkati de, merhameti de hep karşılıksız verdin hayat boyunca. Senin dokunulmazlık zırhına büründükçe kötülüklerden emin oldum daima. Affetmeyi, güzel bakıp güzel görmeyi senden öğrendim. Her umutsuz vakada bir umut ışığı bulabilmeyi sen öğrettin bana. Sen su gibi aziz, ekmek kadar mübarektin anne!...

 Ben hiç büyümedim anne!...

Şimdi sensizliğin uçurumunda hayatla ölüm arasında, pişmanlıkların ortasındayım. Saatin tiktakları yalnızlığımı daha da artırıyor. Dualarına tutunuyorum belaların sağanağında. Hayatta bir kez üzdün ama tam üzdün beni. Hatıraların mezarlığında seni arıyorum şimdi... Sesime ses ver, hasretime vuslat ol. Zaman tezgâhında artık hasret dokunmasın. Geceler acılara banmasın. Şimdi bütün düşlerim sana çıkıyor anne. Seni çok seviyorum...

 
M.NİHAT MALKOÇ

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

23/5/2008 · Kategori: DENEME

VASÎL’A I

 
Yalnızlık makamında
hiç yazılmamış güftelerin üstüne rüzgâr söylüyor,
limanları yakılmış şehrim.
Evlerin pencerelerini söküyor, tavan aralarındaki simsiyah asumanlar. Mim koydum gözyaşına. Martılar göçmen değildir. Ben de… Şehrim, sen de bir ahu göz için faili oldun mu bunca maî cinayetin? Sokaklarını boyuyorum hüzne leylaklar açmadan. Bir yangın rengi… Bir karanfil kırmızısı… Ve mor leylaklar… Leylaklar neden böyle ölüm kokuludur? Neden elleri kokuludur? Tekmelediği taşlardan ayaklarını öptüğüm ahu bakışlarıyla hangi sokağında erguvanları ağlatır? Nisanlar kaçar gider elimden. Baharlar… Sabahlar kaçar gider. Bir erguvanî gökyüzü ile rengini kaybetmiş bir kelebek kalır bana, gidenlerden miras. Kayıpların tanımı hangi kitapta yazılı? Yaktım kalem ile kirletilmiş ne varsa...
 
Susma Vasîl’a!
 

Direniyor gece kapımda. Ellerime bitimsiz işkencelerin soğuk ve solgun neşterleri sürünüyor. Ölüm ellerime sürülüyor.

Susuyor mu umut? Ne ki bana vaat ettiğini sana da-Vasîl’a- erguvan bakışlıya da vaat etmişti. Ne oldu şimdi, susuyor mu? Penceresiz evlerin kapılarından girerken ben sessiz kahkahalarını giyiyorum umudun; sırtımda “Kalbim,  kalbin, kalbi…” Yüküm benden büyük. Adımdan büyük kelimeleri sırtlanmışım. Harîr kanatlarıma bakmadan ve inildeyen asumanları duymadan girmişim anahtarı hep elimde sandığım kapılardan. Ne çok sanrı! Aklımın köşesinde bir ırmak… Ölüm ellerimden akıp giderken zaman temizlemiyor düşünceleri.  Aynı sularda defalarca yıkanıyor düşünceler. Düşünceler kirli… Aklımın köşesinde bir umut sana da dair Vasîl’a…

Bekleme n’olur geceleyen kelimeleri!

 Susma!

Susma Vasîl’a!

Kimleri sakladın Vasîl’a?

Susma!

Vakti geçti vuslatların… Ömrün bir çiçeklik rahiyasında umudun ateşi, sarmaşıkları kül eylemişken geçti baharların taze kokuları üstümüzden… Çarpardı kapılar yüzümüze yakamızda bir kızıl karanfil; tutunmazdı geceler düşlerimizde amma geçti o deli seher ömrümüzden. Aydınlanırdı sinemizde bir leyl-i sim tövbekâr ve korkak zihinlere inat.

Çehresinde rüzgârların seviştiği bir sanemdi elem gönlümüzün mabedinde. Kim kalksa geceye, secde ederdi önce filizlenmiş hüznüne…

Şimdi leylaklara aman vermiyor kuzgunların istilaları. Baharlar şehrimi sevmiyor mu? Yoksa ne? Bu kent ölüme gebe? Haziran kıymığını parmağımdan çıkaramayacağım sanıyorken bile lütufların ezici gölgeleriyle cebelleşiyorum. Ebru çiziyor gölgemdeki kesikten sızanlar… Bir de şu öldüresi öd kokusu olmasaydı; kızıl geceler çizmeyecektim boğazın sularına. Kayıp mürekkep damlamışken bembeyaz eteklerine serapların…  Sevda düşünü sakladım. Ebru ortasında bir kızıl karanfil açıverdi; adı Vasîla’mı geçiverdi.

Sahi, Vasîl’a sevmez misin sen hiç geceyi?

 

Nergihan YEŞİLYURT

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

7/5/2008 · Kategori: DENEME

Ölümlü/nün Döşeği

 

 

Ölüm döşeğinden düştüm az önce
Sınırsız uçurum ıskaladı beni matemine
Bir deliğe kaç karanlık sığabilir ki!?
Bu ne yük böyle. . . .!?


Anılmaktan yorgun ve bir o kadar kendini kendine düğümleyen iç sancılarım artıyor git gide.Hangi sefillikten,hangi yeminden,hangi sessizlikten bu kadar geçirilmişim!?
Adımlarımla yanıyor kibrit bahçeleri,tutuşuyoruz cemâat-i keder..Söz söylemek adına değil,susmak gayretine tutturulmuş ezberci düşlerin dilinden sökülüyorum.Felaketim oluyor bahar muhabbetleri,fırtınasız kalmaktan ölüyorum!!Elem elem dökülüyorum paçavra hanelerine,dalgakıran boylarından sürçümüşüm gibi bakılamıyor yüzüme.Sevilemiyorum belki de,bu halin kaçıncı ezberinden geçiyorum bilmiyorlar. Anlamaz bakışlarına kendimi tükürsem ,yaş diye içirirler yüzlerine.Serinliğim ölüm soyludur,anlamıyorlar. . .

Kafama kuru sıkı aşklar dizen ve sonrasında benden galip gelmemi bekleyen kaçıncı yürek ayininden yuvarlandım olduğum yere!?Kefilsizdim,birikmiş acılarımdan başka hiçbir şeyim yoktu.Sunulamayacak kadar eskiydi sözlerim,kelimelerim birer çocuk yorgunluğuydu.Sevda faslından geçerken gözlerim,ayyuka çıkarılmış bir inciydi beklemelerim Soluksuzca seçebiliyordum acılı kimlikleri,her birine sokulmak istercesine geberiyordum bakarak yüzlerine.Ve her birinde özüme düşüyordum birdenbire. . .

Şimdi çekip alsa beni suretine yabancı olduğum bir el,gidebilir miyim korkusuzca ve sözsüz ısmarlanmış bu ömüre!? Kendime kalmalıyım beklide,her zamanki gibi usulca ve uslu sorgularla kendime sormalıyım ben kimim diye!??!
Feryâd ediliyor gecenin tepesinde,kızıl gökyüzü kendini sürüyor ellerime kan kınası hikmetiyle. . . .

Dilimden damlıyorum,yazılamayacak kadar koyu ve bir o kadar soysuz.Ölümsüz gülüşlerim yüzümden çekildiğinden beri,gafil avlanıyorum tebessüm minarelerinde.Tel tel sıçrıyorum bir karanlığın göğsüne.Yüzümdeki çizgilerden aşk?a serenadlar çizilir ve öyle ki çizilen her bir öge ömrümde bir vakt'i bitirir. . .

Gözümdeki yaşlardan sabır çekilir ve sicimsiz bakarım âlem'i devrana.Bir ağacın gölgesi kadar bile savunamam karanlığı.Oysa düşlerimden taşları ayıklamıştım, maniliydim celladın ölümünde.Oysa sözümden âhh'ları çıkarmıştım sadece eyvAllah dolanırdı lisanımın gamzesinde.Zemheri akışlar içime dola dola tıkanmıştım belki de gündüzlerin dibinde. . .

Her hazırlanış bir umutsuzluğa gebeymiş.Bütün beklemeler, bir tek kederden kuyuya düşüverirmiş.Kânunsuz değilmiş tövbelerin gelişi,dilime tırmanışı bundanmış.Yâr diye sayıkladığın, seni diliyle ateşe sayarmış.Vakti gelince bütün canlar bir bir ve doyasıya senden cayarmış.Hayat gel ve git arasında kısa, yaşa ve öl arasında uzun bir pazarmış.
Verilen her ödünç sorgusuzca alınırmış. . .

Merhum bir aşk'ın gözlerinden hayata durmak kadar aciz ve yaşamak niyetiyle dolu bir sevdanın sözlerinden ölebilmek kadar yoksunum.Toprağa yaranamıyorum,yaşamaya bir tokat vuramıyorum.Söyleyiversin biri beni azrâ dilli kuyulara.Hâlime bir kefen diktirsin,koysun beni alacaklı günlerin en başına.Ne'm vardı ben?imden başka, kime ne borcum vardı!?Benden alınanların, sonra kimlere vardığını bilemiyorum.Diyemiyorum şikâyet sövgüsü sözlerle,kimseyi kimselere diyemiyorum.İnfilâk edilsin elemler göğsümden,çığlıklarımdan bir yankı daha kesilsin.Dayanamıyorum ,çekilsin bu belâ illeti ömrümden.Ne kadar susulacak varsa susarım ben.şimdi ateş makamında bir lâv ağlanıyor üstüme,hakkını vermeliyim.yanıp bir daha da dönmemeliyim. Bakî kalmak kime hâd!?Gitmeliyim,zehrolası bir sessizliğin içinde.Bitirilmeliyim ecel şefkatiyle. . .

Âşık bir gecede su gazeliyle boyandım
Zulme kıymet düşülen hecelerin,dilinde çöl gibi yandım
Bir deliğe kaç karanlık sığabilir ki !?diye sorarken
Karanlık dövmesiyle toprak kuşandım. . .


Zeyneb Özge

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::