8/9/2008 · Kategori: HiKAYE

IHLAMUR’U BEKLERKEN

IHLAMUR’U BEKLERKEN
(Türk Edebiyatı Dergisi, Eylül-2008)

İLK
 
“Sizin bahçede ıhlamur çiçeği var mı?”
“Ihlamur çiçek değil, ağaçtır!”
“İyi de çiçek açmaz mı?”
“Açar”
“Peki, ne zaman açar?”
“Bilmem… Galiba en beklemediğin zamanda”
 
* **
Uzaklara dalıp giden bakışlarını bir noktada sabitleyip yüzüme bakmadan “bu şiiri ona okumuştum” dedi. Şiiri okumakla da kalmamış, her şeyin bittiği yeri, umutsuzca her şeyin başladığı yer yapmak için ona baharla gelen bir dönüşü vaat etmişti. “Ihlamurlar çiçek açtığı zaman” diyordu. Bu zemheri halinden bahara geçişin, yıkılmışlık halinden sonra “İşte her şeyi değiştirmek için geldim.” diyebilmenin adıydı ıhlamur. O çiçek, Sevgiliye tüm bu umutları götürecekti. Çiçekten öte bir ruhun dirilişiydi…
 
Günlerdir sıkıntılıydı. Her şey bu kadar zorlaşmışken ve bu zorlukların en zorları sabırla aşılmışken, “bir sır” mutluluğun önüne geçiyordu. Huzursuzluk iki tarafa da sirayet etmişti. Ayrılık, o ne kadar yok saysa da ensesinde bekleyen bir anlık öfke gibiydi. Sert ve keskin bir darbeye kalmıştı…
Ayrılık, şarkılarda söylediğimiz gibi esip geçmiyordu. Acıtıyordu, en acıyan yanını… Hâlbuki bir dağ biliyordu kendini, “Ayrılıkta sevdaya dâhil” deyip geçer giderim zannediyordu.
Oysa denge noktası vardı insanda; zoru kolaya çeviren, meşakkati sabırla yoğuran, yokluğu kanaatle bastıran… Sırt sırta verince ve muhabbet sarmaşık gibi sardığında kalpleri, anlıyordu: “Her zorlukla birlikte bir kolaylık” vardı ve bu kolaylık hemen yanı başında duruyordu. Onunla her şeye katlanmak daha kolaydı, onunla anlamak ve onunla ağlamak daha kolay…
 
“İnneme’n-nîsâ şakayuk’ur-rical.” İki parçaydı insan ruhu, bütünleyenini arıyordu her zaman…
  
Tamiri imkânsız bir sükût-u hayal yerleşince bir kalbe
Ve sonra diğerinde öfke damla damla çoğaldığında
Yani bu denge bozulduğunda, her şey değişiyordu.
Artık her kolaylıkta bir zorluk peyda olmuştu.
Hayırla başlayan her konuşma, her mektup devamında kan damlayan sözlere dönüşüyordu. Bir sevgi gün gelip bu kadar yıkıcı olabilir miydi?
 
Ne anlatabilen ne de anlayabilen vardı artık.
İki tarafta birbirini tanıyamıyordu…
Art niyet şüphesi her kelimeyi etkisi altına aldığında
Her söz, her hareket, her tavır, tedavi için sunulan her ilaç
Zehir sunulmuşçasına tepki görüyordu.
Yanlışlar coğrafyasında doğrular hükümsüzdü
Ve işte bu yüzden Sevgiliden gelen hiçbir iyilik
Cezasız kalmadı…
 
Bu karmaşanın içinde boğulan yine tüm bunları yapandı. Kendine söz geçirmekten aciz,  anlamaktan uzak, öfkeye ile kol kola. “Haklı olmak” duygusu sarıyordu bir sıtma gibi ansızın bedenini ve haksızlığa uğramış olmak her öfkeyi meşru kılıyordu. Eziliyordu, küçük düşürülüyordu kendince...
Ah o “haklılık” hissiyle büyüyen kibir
O kaşıdıkça kanayan, kanadıkça kaşınan yara
Yandıkça büyüyen yangın, büyüdükçe basireti körleyen alev
Ah o içindeki öfkeyle beslenen canavar…
Ve derinlerde her şeyin müsebbibi: Gurur
 
Sonra vicdan, gönül mülküne sükûnet getiriyordu bir süre. Fırtınadan arta kalan sağır edeci sessizlik, tedirginlik ve pişmanlık sarıyordu ruhunu. Bu kısır döngü öfke-pişmanlık nöbetlerine dönüşürken bir uykudan uyanır gibi kendine geliyor, kırıp döktüklerini düzeltmek istiyordu. Bu defa da gurur, özür dilemeyi aşılmaz bir dağ gibi dikiyordu önüne… Ve işte o anlarda hasta olduğunu anlıyordu.
İçinde bir canavar vardı. Gururu kuşanan, öfkeyle beslenen, pişmanlıklarla kalbini zayıf düşürüp halsiz bırakan, tezatlarla direncini kıran, ruhunu karamsarlığa sürükleyen bir canavar. Adı: Nefs
 
 * * *
 
Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.
 
Bu dizeleri ıslak bir sonbahar günü okumuştu Sevgiliye. Fondaki yağmur sesinin ağırlaştığı ayrılık havasında son bir mühlet istemişti. Bu kara bulutları dağıtıp ıhlamurla gelen bir baharı serecekti avuçlarına… Devam etti sonra:
Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadim elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
 
Hangi Sevgili “Kadim Elif” olmak istemezdi. Tek olmak, biricik olmak bir kalbin başlangıcı olmak. Öncesi olamayan aşk, ilk adım… Elif.
O da istedi. Hiçbir söz söylemedi, mühlet vermedi, beklerim demedi ama istedi. Bunun için kalbinin bir köşesi diğer köşelerinden habersiz bekledi, ümit etti. Kimse bilmedi. Belki de hiç bilinmeyecekti…
 
* * *
 “Ben hastayım” dedi o gün Sevgiliye. “Ama iyileşmek istiyorum, içimdeki bu uru söküp atmak istiyorum. Bu gurur, bu aşılamaz duvar; bu öfke, bu pişmanlık denizi benden uzak olsun istiyorum. İzin ver, kaybettiğimi yeniden kazanayım.”
 
O ayrılık gününün sonrasında güzel şeyler de oldu, hiç cevap alamasa da haberler, mektuplar gönderdi. Hiçbir yere gönderir gibi gönderdi. Hiç kimseye yazar gibi yazdı. İçten yazdı, ifşa etti sırrını. Korkunç yanlarını, haksızlıklarını, zaaflarını, şuursuzluğunu ve sevgisini yazdı. Hiç cevap almadı ama hep yazdı…
 
Sevgilinin kalbinde de ümit, gizliden gizliye her mektupta çoğalıyordu; yüreğinde ıhlamurlar tomurcuklandı usul usul, çiçeklendi. Ama temkinli davranıyordu. Bir yanı hep konuşuyor, öbür yanı susuyordu. Cevap yazmak istedi, yazamadı. Kalem parmaklarına takılıp ince bir ağ ördü sanki, her denemesinde kelimeler nihayetinde gelip bir yerde durdu; kalem “elif” yazdı.
Sonra rüya gördü… Kırmızı bir ırmağın kıyısında duruyordu, “Kan gibi” dedi uykusunda. Karşısında, ırmağın diğer yakasında bir “elif” vardı, toprağa saplanmıştı. Rüzgârda sallanan ağaçlar gibi iki yana doğru eğilip doğruluyordu… Uyanınca “Kan rüyayı bozar” dedi, telaşla. ”Toprağa saplanan kim?”dedi, yeniden uykuya dalarken. Uyku ile uyanıklık arasında tekrar dudakları kımıldadı…
“Kan… bozar.”
 
İKİ
 
“Anne, ıhlamur çiçek açtığında haberim olsun!”
“Neden?”
“Bir dost için.”
“Ihlamur istemedi mi?”
“Ihlamuru var da çiçeği yok…”
* **
 
Günler uç uca eklendi…
Sabrın sonu selamet olmadı bu defa.
Nihayetinde taş çatladı, cam kırıldı…
 
Mektuplar cevapsız kaldıkça gurur yeniden kuşandı kılıçlarını. Bunca gayrete, çabaya, bunca fedakârlığa Sevgili nasıl olurda karşılık vermezdi. Hiç mi vicdanı yoktu yârin? Hüsn-ü zanlar sû-i zana dönüştüğünde tüm büyü bozuldu.
Ve bir gece nefsi kuşanan adam beklenmeyeni yaptı. Yolara uykusuzluğunu dökerek şafağı başka bir şehirde karşıladı. Kabaran bir yürekle Sevgilinin karşısına dikildi o sabah. Kan kustu, gönül yıktı, hesap sordu… Yüreğini sıkan, yakan ne varsa çıkardı, koydu masanın üzerine. Sevgili dalgındı, sanki duymuyordu, görmüyordu; her şey bir hayaldi sanki. Birazdan hiç yaşanmamış olacaktı, bitsin diye bekliyordu. Her şeye böyle tahammül etmişti uzun zaman. Ama o da dayanamadı, çıkardı yüreğindekileri, o da koydu masaya. Susmadı.
Sevgilinin gönül kapısı, bu kez tamamen kapanmak için açılmıştı. O kapının ardında sükût-u hayale uğramış bir kalp ve fırtınaya dönmüş bir deniz duruyordu. Tüm bu yaşadıklarını hak etmeyen, içindeki birikmişliğe son damlanın da düştüğü bir deniz… Adı: İsyan.
Sonra “Ben” dedi, Sevgili, “küçük de olsa bir ümide kapılmıştım oysa, değişir mi, demiştim. Aldanmışım.” İlk kez böyle dik duruyordu, böyle sağlam, tavizsiz…
 
Karşısında duran adam tüm bunları gözlerini yere dikip dinlemişti. Elinde, masanın üzerinden aldığı bir bıçak vardı; dizinin üzerine dayamıştı, öylesine duruyordu elinde. Öylesine duracağını sanıyordu Sevgili. Bir anda öfkeyle sıkılan yumrukla kavranan bıçak, biraz önce üzerinde gezindiği bacağa saplandığında son söz söylenmişti…
Sevgili, yüzüne korkuyla kapadığı ellerini açtığında karşısındaki adamdan oluk oluk akan kanı gördü ve ardından yavaşça iki yana doğru esneyen bıçağın metalinde rüyayı yeniden yaşadı.
 
Nihayetinde söz bitti, gönül sustu…
 
Vedûd ismiyle sevilmeye en layık olan, iki kalbe birden koyduğu muhabbeti birinden çektiğinde ayrılık kaderden kazaya dönüştü… Emanet eden, emanetini aldı; hak edene hak ettiği verildi.
Ama o kadar kolay olmadı kabullenmek, bitmeyeceğine bu kadar inanmışken “bitti” demek kolay değildi…
O gün, bacağındaki yaradan daha fazla sızlayan bir vicdanla geri döndüğünde hala vazgeçmemişti. Bir ricat sayıyordu bunu, daha güçlü saldırmak için geri çekiliş… Hem daha ıhlamurlar da açmamıştı. Vakit var diye düşünüyordu. Belki bir zaman sonra daha kuvvetli ordularla dayanacaktı yârin kapısına, reddetmeye fırsat bırakmayacaktı.  
Eğer…  Yârin artık “ağyâr” olduğunu öğrenmeseydi…
 
Aceleyle yapılmış bir nişan haberi aldı önce, şaşkınlığı bile üzerinden atamadan yapılan nikâh. Beyazın en hüzünlü tonunda bir gelinlik giymişti Sevgili, arkadaşların bile çağrılmadığı, hiçbir dostun gitmediği bir düğün yapmışlardı. Vakti geçmişti ıhlamurun… Sevgili geçmişti her şeyden, bozulmuştu büyü… Tüm bunlar olurken hiç geriye dönmeyi düşünmemişti. İki yana esneyen o bıçağın parıltısında, tüm tereddütlerini sevgisiyle birlikte gömmüştü. “Elif” kendisi değildi; şimdi, her şey gibi vazgeçtiği o adamdı, anladı…
Yalnız bir yerde sarsılmıştı. Bir yerde başladığını bitirememekten korktu, zayıf hissetti kendini. Tüm bu dik duruşa, kararlılığa, gemileri yaktığı büyük yangına rağmen içindeki küçük kızın çığlığını bastıramadı: Arkadaşlarının hiç birini çağırmamıştı düğüne, çağıramamıştı. Ölümle gerçekleşecek bir ayrılığa yemin ettiği o adam da yoktu artık. Birlikte okudukları şiir zihninden ansızın geçtiğinde… Ağladı.
 
 “Seni kız arkadaşlarından
Sevinç gözyaşları içinde
Öpen olmayacak mı
 
Ezberlediğin şiir
 
Beklediğin adam ”
 
 
ÜÇ
 
 
“Oğul, ıhlamur çiçeği sormuştun ya... ?”
“Sormuştum.”
“Çiçek açmış, hatta yerlere dökülmüş. Fark etmemişim”
“...”
 
 
 


[1] Bahattin Karakoç,  Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman [2] Sezai Karakoç, Sessiz Müzik

ADİGE BATUR

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/9/2008 · Kategori: HiKAYE

Duvarlar




Biraz dışarı çıkıp hava alsam çok iyi olacak...

 

Yeni aldığım spor ayakkabılarımı özenle giydim. Pantolonumun paçalarını bağcıkların üzerine doğru saldım. Çocukluğumdan beri çok dikkat ederim buna. Paçalarım mutlaka ayakkabılarımın bağcıklarını örtmeli.

 

Merdivenleri ikişer ikişer indim. Bahçe kapısından çıkıp kapıyı kapattıktan sonra biraz durdum. Mahalle çocuk sesleriyle çınlıyordu.

 

- 1.2.3...10. önüm, arkam, sağım, solum sobedir. Saklanmayan ebedir.

 

Sağ kolunu dirseğinden büküp alnını korumak için duvara yaslayan çocuk bunları söylerken yedi-sekiz arkadaşı da dört bir yana koşuyor, saklanacak makul yerler arıyordu. Kimi kendisini sağlama aldığı için oldukça rahat, kimi saklandığı yeri güvenilir görmediğinden tedirgin; ama hepsi de mutlu ve huzurlu. Zaten en büyük ihtiyaçları da bu değil mi? Hele böyle bir zamanda ve kargalara kalan dünyada...

 

Çocukları oyunlarıyla baş başa bırakıp yürümeye başladım. Sigara yakacaktım; ama vazgeçtim. Yürürken içince çok rahatsız ediyor. Ellerimi cebime soktum. Bir türkü mırıldanarak yürüyordum...

 

"Ey sevdiğim bir gün bana yâr demedin, yâr demedin.

 Gece gündüz tenhalarda ağlayanım var demedin."

 

Şöyle bir gökyüzüne bakayım diye başımı kaldırdım. Gözüm sağ çaprazımdaki harap duvara takıldı. Kireçle badana yapıldığı belli; ama ne zaman, kim bilir? Üflesen yıkılacak. Asıl dikkatimi çeken duvarın eskiliği-haraplığı değil üzerindeki yazıydı.

 

Kan rengi harflerle "kahrolsun" yazıyordu. Ne ya da kim kahrolmalıydı?

Harflerin düzgün yazılmayışı; bu yazının gece vakti polislerden gizli olarak bir ceylan ürkekliğinde yazıldığını düşündürüyor insana... Yürüdükçe bu yazılardan birkaç tane daha gördüm. Kimi duvarlarda yazı, kimi duvarlarda da şekil. Duvarlar konuşmaya başlamıştı bu şehirde. Gariptir, benden başka kimse bu yazılara dönüp bakmıyor, umursamıyor.

 

Eskiden duvar gazeteleri vardı. Hatırlarsınız. Belki birkaç okulda numunelik kalmıştır hala. Oralarda dileyen istediği "şey"i yazabilirdi; tabi bir yere kadar. Küfür, isyan olmazdı onlarda. Eleştiri ve sitem yüklü olurdu en fazla. Bu duvarda yazanlar hiç onlara benzemiyor.

Bunlar ürkütücü...

 

Bir an mahalledeki çocuklar geldi aklıma...

Hem de o duvara yaslanan çocuk.

Oyun oynamak için bu duvara yaslanmak zorunda kalsaydı. Başını tam o "kahrolsun" kelimesindeki kocaman "o" harfinin ortasına yaslasaydı. Oluşan tabloyu hayal edebiliyor musunuz? Ne kadar acı!

 

Hava alayım diye çıktım; ama iyice sıkıntı bastı. Nefes almakta güçlük geçmeye başladım.

Eve dönmem gerek diye düşündüm birden. Kesinlikle geldiğim yoldan dönmek istemiyordum. O yazıları bir daha görmeye tahammül edemem. O yüzden başka bir yoldan eve geldim. Fakat bir şeyin değiştiğini söyleyemem. Yazılar adeta rutubetli duvar diplerinde yetişen mantarlar misali her yerde...

 

-Oğlum! Hadi çık yukarı, baban çağırıyor.

 

Bu ses, oyunu bırakıp bir türlü yemeğe gelemeyen çocuğunu babasıyla korkutarak çağıran bir anneye ait.  Çocuk dinlemiyor tabi...

 

Nihayet eve gelmiştim.

İkişer ikişer indiğim merdivenleri bu kez yavaş yavaş çıktım.

Balkonda çay içmek istiyordum.

Evet, evet bir çay koyayım.

Çayı koydum.

Masamda yarım kalan hikâyeyi okumaya başladım.

 

Hikâye bitti.

Adı ne hikâyenin?

Duvarlar...

 
Olamaz!

Bir yazıcı benimle aynı şeyleri yaşamış olamaz.

Şaşkın ve kısık bir ses: Olmuş işte...

 

 İsmail Alperen Biçer

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

18/8/2008 · Kategori: HiKAYE

Dilim Damağım Kurudu Sana Doğru Koşarken


Dostuma; yenildiği şehir için…


Bir yalanla çıkagelmişti. Gece ona o kadar hevesli duruyordu ki... Sanırsın bahar'ın en güzel rengi, en kusursuz çiçeğiydi. Sanırsın, çay gibi mübarek bir şeydi. Geceyle süslü püslü çıkıp gelmiş, hüzünlerimi içine/ canına katıp huzura götüreceğine dair söz vermişti. Hüzünlerim ona kandı...

Uzun uzun söyleşti benimle. Kırıp/yıkıp gideceği aklımda olabilecek hiçbir fikre sığmazdı. Beni bırakıp gitmesini geçtim, başkasına gideceğini... Öğrendiğimde aklımı yitirdim sandım. Oysa aklım vardı. Ve hiç olmadığım kadar şaşkındım. Onunla aslında çok konuşmazdım. Hep o anlatırdı. İçimi açmadım hiç... Sanki beni içimi açmadan biliyormuş gibiydi. Giderken bile... Beni kıracağını bile/isteye gidiyordu çünkü. Gidiyordu ve utanmadan gidiyorum diyordu. Küfür ettim ona düşünebiliyor musun? Tuğba, sen neden hiç anlatmıyorsun?

***

- Çünkü bu sefer şeffaf olan sendin, içini kapatan ve beni anlatmadığım halde bildiğini düşünen de bendim. Yani geride kalacak olan! Geride kalmak bir kadın için bir erkek yükü demek. Geride kalmak erkekleri tamlarken senin ardına bakmaya cesaretim yarım demem gerekirdi ona... Ama lanet bir kelime dökülmedi dilimden... Ben babamın kızı değilim! Arkada bırakmam hiçbir iklimi... İklimleri bilir misin murat? İklimlerin can yakan renklerini? Kar yağdırır gibi güneş çarparken tenine, hiçbir şeyi fark etmeyişin adı aşk iklimidir. Ve aşkı hisseden yürek olsa olsa bir yenilgiyi gizler perçemlerinin altında... ‘Yakma canımı... Git!' Deseydim giderdin belki... Diyemedim ama sen yine de git...

Hiçbir zaman sevgili günlük diye başlayamadım aşklarıma... Aşklarımı günlüklere anlatmadım, yollara döktüm. Yollara uzun uzun bakarak, yarım yamalak kaçışlarla döktüm içimi. İçim hep çeyrek elma... Çürümüş ruhuma bir operasyon olarak verilmiş nimet yollar... O kadar yorgundum ki ihtimalleri göremiyordum bile... İhtimallerin arasında yarın ölmek, yarın dinmek, yarın bitmek! Yarın... DÖNMEK!

-müziğin sesini açar mısınız?
-tabi...

-Yollar bize memleket laalaaa...

***
Ve sonunda geceyi bir çocuk gibi gözü yaşlı bırakmaya niyet ettim, niyet ettim geceyi gündüze bağlamaya... En sahih yanını hayatın sana sakladım, yenilgim bir yağmura gebe... En çok geride kalacak olana hıncım... Ardımdan bakarsa yandım!

Aynalara son kez konuşuyorum, ya bitecek gece, ya sürecek... Bitsin!

Kasabanın yollarının taşlı olmasını yeni ayrımsamışken çıkışa yaklaşmıştım... Lal dostuma gizli bir buse kondurup, Eyvallahlara eyvahlar kattım... Son kez geçtim zeytin ağaçlarının önünden...

***

- kimse kal demedi! Öyle mi?

-Sadece rüzgâr uğultu yaptı... Böyle bitmemeli diyen rüzgârın sesine kulak asmadım...

- Bu halini sevmedim Tuğba... Ne çabuk dikleniyorsun sen öyle?

- Cevap ver diye diretti sonra. Böyle bitmeli... Dedim... Yemedi... Neymiş muradım? Hayat yenilgi kabul etmiyormuş...
- Hadi hayra yoralım bu rüyayı...
- Hadi yoralım hayatı...

Gidememek değildi bunun adı... Kalmanın anlamını konuşuyordu lügatler.




Asude Zeynep Toprak/ viran ve bahar öyküleri- 7


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

31/7/2008 · Kategori: HiKAYE

Tuvalet Aynasının Edanur’la Ne Alakası Var?



   İ.E.T.T  Ihlamurkuyu durağında duruyor. Bir kadın ve bir adam biniyor, kadının kucağında bir kız çocuk var 2 yaşlarında tombul yanaklı, sevimli, kadına yer veriyor birisi tamda eşimin yanına oturuyor bende ayaktayım. Ben eşimin başında duruyorum ayakta, adamda eşi ve kızının hemen önünde gidiyoruz. O sırada gözüm minik sevimli yavrucuğa takılıyor. Yumul yumul eller, utangaç tavırlar ve şirin terlikler şunu hep gözlemlemişimdir fakir ailelerin kız çocuklarının terlikleri hep güzel olmuştur çünkü ucuz, ayakkabıyı ucuz alamazlar, sonuçta terlik deride değil minik kıza uzaktan göz kırptım, "anne ya" dedi utandı başını cevirdi bayılmamak elde değil başını okşadım yüzünü kırıştırdı. Cebimden para çıkardım eline sıkıştırdım almıyor, kapamıyor elini babası bana bakıyor gülümsüyor "al kızım" diyor keşke çikolota olsaydı yanımda ama yok işte, bundan sonra taşırım. Adını soruyorum annesi "edanur" diyor işte bu süper gecekondu mahallesinde yaşayan yada köyde kabuğunu kırmaya çalışan ailelerin en çok yaptığı şeyi bunlarda yapmış kız olursa sonuna "nur" eklemek erkek olursa "can" eklemek. Bu tür isimler vermede aslında şu da var eskiden ninesine dedesine benzesin (çeksin de derler ya) diye onların isimleri verilirdi şimdi çocuklarımızın kaderi onlara benzemesin farklı olsun sınıf atlasın modern olsun diye bu isimler veriliyor sosyolojiyle fazla sıkılmadan nerde kalmıştık ha edanur parayı zorla aldı,  sonra ağlamaya başladı valla benim yüzümden değil karnı açıktı sanırım annesi mamasını verdi mamayı emecek ama benden utanıyor sağ elini büküp gözleri kolunun sırtıyla kapadı bayılırım çocukların böyle utanmasına.

   Annesinin yanındaki adamda kalkınca baba yanlarına oturdu, o kızını kucağına aldı. Tuvalet aynasına geleceğim  az bekleyin baba işci belli ellerinini gördüm babanın bir parmağı var diyor dört parmak yok elide şişkin kimbilir hangi ağır işte makinada kaybetti o güzelim parmakları, "Başka çocuğunuz var mı?" diye sordum "Yok" dedi baba. "Oh maşallah iyi iyi dedim okutacak mısınız Edanur'u?" "Evet  inşAllah" dedi baba, okutun bencede "Şundaki gözlere baksana cin gibi!"  sonra düşündüm 'Bunu sanırım bütün çocuklara söylüyorum.Hımm...' Orijinal, Edanur'a özgü bir iltifat cümlesi aradım, şirine arasıra parmak arasından bana bakıyor, parayı düşürecek yere babası alıp cebine atacak babada bana ayıp olacak diye alamıyor.

  Babanın hemen önünde tuvalet aynası var düşmesin kırılmasın diye iki bacağı ile kıstırmış rengi mavi hemen tanıyorum aynayı lisede zücaciye işinde çalışırken satardım ben o aynalardan çok uygun, kenarında diş fırçası koyma yerleri de var ama genelde kırsal kesimde hiç diş macunu konulmaz oraya genelde tarak konulur bir ara şu yuvarlak döner taraklar meşhurdu ha onlardan işte neyse Edanur'la ne alakası var aynanın diyeceksiniz geliyorum oraya bu tür aynaları genelde dışı sıvasız tuğlalı gecekondu evlerinde kullanırlar hatta içindede genelde en çok kullanılan oda sıvalıdır diğerleri soğuk.

  Edanur nasıl okuyacak diye düşündüm ve kendimi geçmişimi yere yüzü koyun uzanıp sobanın etrafında toplanan aile, Show Tv'yi seyreden bir baba, sigara içen bir dede, paso dedikodu yapan akrabalar yok edanur senin sıcak bir odan ve çalışma masan olmayacak  baban sana pardon kocan sana yatak odasında komidin alana kadar.

Ülkemin cin gibi bakan kızlarının kaderi ne zaman değişecek kim birisi anlatmıştı konfeksiyonda tuvalete giden kızlara dakika tutuyorlarmış çok kalmasın diye hergün şerefsizce tacizler de cabası Edanurlar okumalı  of ülserim yine, bitsin şu yazı hadi hadi daraldım.

Said ERCAN


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

17/7/2008 · Kategori: HiKAYE

BALON YUKARI!



- Balonlar bitti mi?
- Senden başka alıcı çıkmadı! Elimde sadece boş hayallere ait olan balonlar kaldı... Bu da senin için...
- Benim için bir hayal kurarak bir balon verir misiniz bayım?
- Yapma küçük kız, ben sadece bir baloncuyum, balon satarım, hayalleri balonları alan kurar...
- Hadi şu işi tatlıya bağlayalım. Niyet tutarak ver balonu bana, bende niyetin sahihliğiyle ipi sahici bir hayalin bileğine bağlıyım.
- Ama yıllar sonra karşıma çıkıp benden hesap sormayacaksın küçük kız.
- Peki, söz...
- O zaman sana bir tane gök mavisi veriyorum, hayalin gökyüzü gibi uçsuz bucaksız olsun, bir tane de pembe veriyorum; hayatın şeker gibi geçsin, bir tane de kahverengi gözlerin için; onun da içini sen dolduruyorsun...
- Belki balonuma güneş vurunca rengi değişir ve turuncu olur ha, ne dersin?
- Bilmem, ben sadece balon satarım...

 ***

 Huzura çalan bir günün ertesinde, ellerimden geçip giden bir hayatın kayıtlarını tutuyorum. Bileğimi sıkıyor bir balonun ipi. ‘ne olacak halim?' sorusunu birine sormayalı bir hayli zaman oldu. Annemin ağaran saçlarıma, ‘ailede genetik, baban gibi erken yaşta ağarttın saçlarını' demesi için bir bayram ziyareti planlıyorum... Sessizliğimle bir parçasını alacağım baklava benden çok şey beklemiyor olacak... Hayatın artık benden daha fazla bir şey isteyemeyeceğini biliyorum. Geceler bile üzerime gelmiyor. Ne acı!

 Hayatımı hep bir şeylere kavuşarak doldurdum... İyi bir okul, iyi bir iş, kariyer... Atladığım benliğimle birlikte ayakta duruyorum. Üç noktalı cümleler kurmayalı yıllar oldu. Buraya, bu uçsuz bucaksız viran şehre kaldım... Aynı odada çalıştığım insanlarla iki kelâmın belini kırmıyorum. Kelamın canını acıtmanın fütursuzluk olduğunu bildiğimden, ağzımı açmıyorum, nefesim incitir diye kelâmı... Kelâma el pençe divan bir lâl'i oynuyorum... Kalbini kırmaktan bir hayalin Allah'a sığınıyorum.

 Mesai bitti...

 Yol kenarında, yağmura rağmen eğleşen çocuklar kadar olamıyor yalnızlık... Sınıfta kalan birçok düşümle birlikte, adımlarımı saya saya, çocukluktan kalan bir alışkanlıkla; çizgiye basmadan geçiyorum sokağıma... Çayı ocağa koymamla birlikte çay benden vazgeçiyor. Kırdığım yumurtaların haddi hesabı yok! Masayı hazırlarken çok dikkatliydim oysa neden yaktım ki masa örtüsünü?

 -çizgiye bastın Ali, çizgiye!

 Oyun bitmese...

 ***

 Bir evin hüznüyle nikâhlıyım. Klişeleşmiş betimlemelerle birlikte bir havuzu dolduruyor gözbebeklerim. Gözbebeklerimi her an ölümü hatırlamaya müsait. Hala ümitliyim hayattan. Bileğimi gitgide mora döndüren bir hayalle birlikteyim. Ondan başkasını görmüyor gözüm!

 Küçükken, balonculara takılırdı gözüm, küçüklükten kalma bir alışkanlıkla yanlarından geçiyor ve ilginç ilginç bakıyorum onlara... Çocuklar hala avuçlarında sıkı sıkıya tutuyorlar paralarını. ‘aç bakayım avucunda ne kadar var?' sorusuna ‘bir büyük iki küçük' diye yanıt veriyorlar hala... Şükrediyorum güneşe ve gölgeye... Şükrediyorum çocukların sahibine...

 Susmalarımı perçinliyorum, kendimi kırbaçlamaktan geri durmuyorum...

 ***

 Akşam oluyor, yalnızlık ve biraz da yağmur oluyor yaşadığım yer. Bir kıza uzunca bakmayalı, saçlarına hasret olmayalı bir ömür oldu... Yaşlandığımı söylüyor takvim yaprakları, kalıcı olmadığımı söylüyorum yapraklara...

 Klasik bir gece olsun diye, ‘uçurtmayı vurmasınlar' filmini izliyorum. Sesli bir gülüşüm asla vukuu bulmuyor. Dudaklarımdan ‘hadi Ali, kalk bir çay koy' lafı geçmiyor. Kalkıyor ve çayı ocağa koyuyorum...

 Kimsenin ruhu duymadan ağlıyorum, serçelerde öyle olduğunu sanıyorlar... Ağlarken ben görüyorum... Ruhum onları hep duyuyor. Ruhuma batıyor hıçkırıkları. Bir hayal kuruyorum, turuncu dolduruyorum içini ve bileğim kesilecekken salıyorum dışarı... ‘bugün bir kız gördüm anne! Çok güzeldi... Ellerimden kaçmasın diye bir kez daha başımı çevirip bakmadım bile... Bu kız reddedilmiş turuncu bir balondu anne!'

 - Bugün hep balondan bahsettim... Balon aşağı, balon yukarı...
-   Balon yukarı!

Asude Zeynep TOPRAK

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

23/5/2008 · Kategori: HiKAYE

SANA EN OLMAYASI YERİMDEN SESLENECEĞİM…


Çocuk elini uzattı…

Çocuk elini geri çekti…
Ve yağmur başladı…

Yerimi bırakıp kalkmak fütursuzluk sayılacağından bile isteye fütursuz olarak yani yerimden kalkarak ona yer verdim. Bir hüznün gölgesine ne kadar yakışmıştık. İstasyonda beklerken sürekli karşılaştığım kızla ilk karşılıklı bakış girişimim pozitifti. Bana gülümsemedi belki ama teşekkür ederek kelimelere kendini âşık etti.

Yağmur yağdı, uzunca bir süre kesilmeden yağdı. Her hayat bir başlangıcı varsaysa ve ben ayağa kalktığım anı bir başlangıç kabul etsem. Etsem ne olacak ki… Günler sonra bir daha belki karşılaşma ihtimali üzerine oturduğum yerden trenim gelse de kalkmadan ona yer vermek için bekleyeceğim… Hayır, olmayası olmayacak işte. Bana gülecek melekler yeryüzünde olamazlar… Olsaydı ki gülerdi olmayacak. Hava soğuk ama tren gelmese n’olur. Çocuklar yağmuru neden sevemezler Rabbim, korkuyorum dünyadan. Bir sigara yaksam ne olurdu?

Bir kitap çıkardı, yağmura aldırış etmiyor gibiydi. Ne güzel parmakları vardı. İlk kez kalın parmaklı bir kızın ellerinin temiz olması beni bu kadar mutlu ediyordu.

Çocuk ağladı…
Islanan paçasını annesi katladı…
Tren geldi…
Ve yağmur her şeye rağmen dindi…

Sahneler gözümde canlanıyordu. Birçok senaryo yazdım. Ona o kadar çok isim yakıştırdım ki. En çok melek olma ihtimalini seviyordum:

—melek, parmaklarınla sayfalarımı değiştirmeni istiyorum… Diyecektim mesela… O da bana kitaplara dokunduğu gibi –yağmurdan korkmadan- şefkatle dokunacaktı. Sonra asiye olmasını istiyordum. Asi köküne ihanet etmeden bana baş kaldırmasını. Nur ismini eklemeye gayret ettim her nedense istediğim isimlere. Olmadı… Asi Nur olmayasım geldi ellerinden kalemi düşürdüğünde. Sonra usul usul eğilip aldı. Çocuklar hep bu kadar huzursuz mu olurlar?

Çocuk sustu…
Kâğıt helva satan adam kâğıttan tebessümlerle onu etkiledi…
Yağmur bir daha kendini göstermedi…
Üşüyorum…

Yanında oturan kadın indi. Bende bir cesaret yanına oturdum. Kafasını kaldırıp varlığıma katkıda bulunmadı. Birkaç cümleyle ilgileniyordu. Dünyada bir cümlelik yerim kalmamış rabbim dedim…

Çocuklar her şeye rağmen dünyalık…
Benimde altımı çizse ne olur? Bana yakışan cümleleri benim kalemimle çizse:
‘biz daha tanımadık kaşı kalkık günleri’*


Bir kibrit çöpüyle oynayan adam vardı önümde. Elinden düşürmemek için gayretliydi. Gayret kelimesini ilk kez o kadar yakından görmüş gibi ona bakıyordum. Bana döndü ilk defa:

—kaleminiz var mı? Dedi
—var bir DK dedim ve uzattım.
Aldı, bir cümleyle daha yakınlaştı bana dönerek:
- Kalemlerinizi kurutmamanızı tavsiye ederim, Buyurdu.
- Ne yapmamı tavsiye edersiniz…
- Bu kitabı size uzatıyorum benim altını çizmediğim yerler dışında bir boşluktan içeri sızmanızı tavsiye ediyorum. Başarırsanız size bir şey söyleyeceğim…
- Peki, dedim ve aldım iyice dikkat ederek okudum. Bir cümle buldum…

Çocuk inmek istemedi…
Annesi el etti…
Çocuk indi…
Bir cümle daha buldum ücralarında...
SANA EN OLMAYASI YERİMDEN SESLENECEĞİM…



- ‘aydan dede yontularak avutulan çocuklar’* dedim… Bana güldü… Meleğim dünyaya adım attı ve:
— Çok iyi bir baba olacaksınız beyefendi...
— İsmim Mehmet…
— Bende Nur. Tanışmamıza sevindim. Seninle karşılaşıyorduk sürekli…
Beni fark etmiş Rabbim… Dünya hala dünya…
- Sadece Nur mu?
- Evet, sadece Nur.
- Tahmin etmiştim…
- Nasıl yani…

Çocukların ahireti bu dünya…
Nurlu parmakların var…
Bugün başlangıcım olsa ne olur…
Tren kalkmak üzere…

(*Ali Ayçil- Naz Bitti)

Asude Zeynep Toprak

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

7/5/2008 · Kategori: HiKAYE

İPİN UCUNA DOĞRU!

 

Çok sevdiği elbiselerini katladı önce. vakit ikindiyi geçiyordu. kaliteli bir terkediş saati değildi elbet,fakat gitmenin vakti valizin fermuarı açılırken tayin edilmiş olur..öyle yaptı.

                   karpuzkolları olan diz altı beyaz keten elbisesini almadı bir tek.."ne kadar da büyükmüş valizim" diye geçirdi içinden,"sığmayan hiç bir eşyam yok.." "ya da ben öyle az aitim ki bu eve,bütün varlığım bir valize sığacak kadar küçük.."gülümsedi ve devam etti.
                   hiç bir not yazmadı,kalemle kağıdı daha önceden terketmişti çünkü...bir buçuk yıl evveldi,"ne anlıyorsun durduğun kadar bir şey yazıp çiziyorsun " demişti bir ses. o ses en yakınından geliyordu evet.hiç zor olmadı,en yakınının en uzak olması o andan sonra..böyle başladı buz tutmalar içinde..
                   bir gün kapağında van gogh'un yıldızlı gece resmi bulunan defterinin yırtıldığını gördü o uzak eller tarafından..çıldıramadı."neye kime olduğu önemli değil, kelam kutsaldır,kalem de..."derdi hep.kutsalının yırtıldığını gördü.valizini hazırlarken "en üste koy şiirlerimi" diyen şaire sitem etti,"şiir mi kaldı ki,şaire mi kaldı."oysa yazıyordu,ruhu gibi,kıyameti gibi,hesabıyla azabıyla yazıyordu ve kelimelerine taarruz edileceğini hiç düşünmemişti önceden..çizgilerine...tezhib tablolarını saldırıdan kurtaran şey,uhrevi hat yazıları olmuştu.Allah, Muhammed, edep ya hu, elhamdülillah...."senelerini harcıyorsun şunlara ve tek kuruş almıyorsun, satmıyorsun!"diyen cümleler felaketi olmuştu ruhunun.. yetmemişti,"ciğeri beş kuruş etmeyen yazılar ve tablolarla geçiriyorsun ömrünü" demişti bir keresinde de..."evet benim ve eserlerimin ciğeri beş kuruş etmiyor.beş kuruşa terketmiyorum onları!" diye cevaplamıştı o sesi.bu onun ömründe yaptığı en cesurca savunmaydı.ama ipin ucunu bıraktı.
                    valizini hazırlamasına yardım edecek kimse yoktu ve üstelik "kollarından çekiyorlardı saatin.."vakit de ikindiyi terkediyordu.kapı kolunu çevirdi son olmasını umarak.beyaz keten elbisesine takıldı gözü,yatağın üstünde duruyordu.eve baktı,evine değil. "bir çatıysa aranılan,Allah'ın arzı geniştir." deyip merdivenleri indi.
                    "nereye gitmeli?" dedi.tren istasyonları cazibeli durur hep,bir yeri terkedecekseniz.istasyon yakındı.siyah kadife pardesüsünü sürüyerek gitti istasyona.gözlerine sürme çekmişti,ruhu hala yeşildi.valizi gittikçe ağırlaşıyordu.bir şeyi farketti,ağırlaşan valize inat o güçleniyor ve daha bir sıkı tutyordu kulpunu valizin..."nereye gitmeli?" dedi tekrar.deniz görmeyen bir şehri ve içindeki denizi göremeyen bir erkeği terketmek hiç zor olmadı. müzehhibeydi, altını severdi. istanbul'du,taşı toprağı altındı. "istanbul gibi iki yakam bir araya gelmese de,istanbul'a gideceğim." dedi.atlayıp trene,dağları saya saya ilerledi. . .
 
                                            LEYLA MARANKOZ

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

25/4/2008 · Kategori: HiKAYE

Kalemin Bilgeliği

 

 

Evimin balkonu denize bakıyor; caddeye, dağlara, günbatımına. Evimin balkonunda sigaramı tüttürüyorum. Cebimde paket, yanında da bir kurşunkalem var. Sigara tüketilmekten oldukça memnun, kalem ise biraz keyifsiz.

İşte beklediğim an geldi: Kızıllık! Gün batıyor! Deniz, güneşin parlak gölgesiyle oynaşıyor. Arkama yaslanıp, ayaklarımı da şöyle uzatıp, seyre dalıyorum manzarayı. Güneş öyle güzel batıyor ki… bu kızıl ve maviler insanı aşık edebilir, aklını da kaçırabilir insan, biraz görebiliyorsa.

Mutlaka bir aksilik çıkmalı mı? Her şeyi unutmuşken, bir şey seni tokatlamalı mı yani? Manzaranın tadını çıkarırken ben, kalemim kafasını cebimden uzatıp kımıldanmaya başlıyor. O da günbatımını seyredecek galiba. Konuşmuyoruz kalemimle. O konuşmaz pek. Yanıldım galiba, konuşacak! Kırk yılda bir açtığın bayramlığını şimdi açmasan olmaz mıydı? İyice homurdanmaya başlıyor kalem. “Ne var?” diyorum ona, sert bir ses tonuyla.

-Bir kağıt bul bana.

-Bulamam şimdi sırası değil!

-Tam sırası; bul diyorsam bul!

Bu sefer ben homurdanmaya başlıyorum. Söylene söylene cebimdeki sigara paketinin kağıdını açıyorum. “Al işte!” dercesine buluşturuyorum kalemimle. Kalem kağıdın üstünde kaymaya başlıyor. Günbatımını çiziyor, denizi, sol tarafa dağları, kayalıkları, caddeyi, insanları, batan güneşi… Daha sonra güneşin altına ve üstüne iki keskin çizgi çekip duruyor. Ona anlamsız anlamsız bakıyorum, “Ne yaptın?” diye soruyorum.

-Hoşuna gitmedi mi?

-Bilmem, anlamadım ki.

-Senin konumunu çizdim sahip, senin bakışını.

-A… A… Allah Allah! Ne varmış benim bakışımda?

Susuyor kalem, konuşmuyor. Gün batmıyor… Zaman durmuyor ama gün batmıyor! “Kendime daha açık konuşan bir kalem bulmalıyım.” Diye geçiriyorum içimden.

Uzun saatler kalemimin çizdiği günbatımını düşünüyorum. Hiçbir yere kıpırdamayan, ne doğan ne de batan bir güneş… İyi bir şey mi bu? Değil, tabi ki değil! Bu, yeniden doğmak için batamayan güneşin benim durumumla ne alakası var? Neyi doğru yapmıyorum? Bu işin içinden çıkamayacağım. Bir şeyler yapıp bu kalemi konuşturmalıyım. Yoksa bütün ömrüm bu bilmeceyi çözmeye uğraşmakla geçecek. Daha da kötüsü, ben bu bilmeceyi çözemezsem, evimin balkonundan izlediğim güneş hiç batmayacak. Bütün şehir bu mucizevi manzaraya alışacak ve insanlar mutlu olamayacaklar!

Kalemi çıkarıyorum cebimden. Bol bol da kağıt buluyorum ve çıkıyorum evimin balkonuna. Oturup manzaranın karşısına, başlıyorum yazmaya:

“Allah’ım bu nasıl bilmece

Ömür geçer mi geceye özlemle?”

Ve kalemim başlıyor konuşmaya:

 “Yorma güneşi bu bilmeceyle

Kalk ve karış insan arasına

Onlarla bat ve doğ ömrünce.”

 

Herguncel

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::