14/9/2008 · Kategori: MAKALE

Zemheri Edebiyat 5.Sayısı Yayınlandı

www.zemheriedebiyat.com

/

 

                    Zemheri Edebiyat 5. Sayısı Yayınlandı.

 

5.sayıda Zemheri Edebiyat okurları için; Yaşar Bedri, Beşir Ayvazoğlu, Yelda Karataş, Osman Hakan A., Adem Turan, Selçuk Küpçük, Mehmet Nuri Yardım, Ali Çolak, Kemal Sayar, Cevat Akkanat,Şaban Abak Suavi Kemal Yazgıç ile yapılmış “5 kitap” soruşturması yer alıyor.

 

Röportaj bölümünde ise; şair, yazar Ali Ayçil ile Türk Edebiyatı, editörlüğünü yaptığı Mostar dergisi, kitapları ve Celal Fedai'nin kendisine yönelttiği eleştiriler hakkında detaylı bir röportaja yer veriliyor

 

Dosya Olarak Rachel Corrie’yi işleyen Zemheri Edebiyat beşinci sayısı; sırasıyla Rachel’in tüm mektuplarını, kendisi hakkında Bob Dylan tarafından yapılmış bir şarkıyı, Ailesiyle Türkiye’de ilk kez yapılan röportajın İngilizce aslını, Rachel hakkında yeni yazılmış deneme şiir ve makaleleri yayınlıyor.

 

5.Sayının içeriği ise genel olarak şöyle;

 

Şiir;

Kayboldum Ortasında / Mustafa Uçurum

Keyif Süren Köpekler / Mehmet Şamil Baş

Terfi Ettim İnsanlıktan; Islık Çalan Bir Yağmurum Artık!/ Emine Şimşek

Buzul Çağ / Yahya Kurtkaya

Dudaklarının Saçağında Yıkanan Gün Işığı / Sefa BIYIK

Boynu Bükük Öldüler / Yücel Şenyer

Çingene / Ceyhun Köse

Mahşerin Beşinci Kızı / Murat Serkan Önder

Akşam Sularında Vitrin Önleri/ Mehmet Türkmen

 

Deneme

Suç ve Şehir / Nergihan Yeşilyurt

Düş-ün-ce / Ömür Kurt

 

Mektup

Sana Nazarım Değdi Henna' Gözlerini Okurken / Züleyha Çay

 

Öykü

Evet, Ben Oyum… Yani Resimlerdeki / Asude Zeynep Toprak

Tefrika Öykü: Mihman, Bölüm-1 / Yahya Kurtkaya

Üzüm Bağları ve Mavi Dolunay / Leyla Marankoz

Yaka / Ersan ER

 

İnceleme

 Sevince ve Izdıraba Katlanma Sanatında Ustalaşmış Bir Kişilik Dostoyevski/ Öznur Tunç

 

Makale

Hilmi Yavuz, Hakan Arslanbenzer, E-Şair, E-Dergi, E Yani?

Çizgi

Yorumsuz-Ebrar Pınar Kara

 

Sinema;

Uçurtma Avcısı- Yılmaz Yılmaz

Tanıtım: Seyyah-Murat Çelik

               Posta Kodu Aşk- Mehmet Şamil Baş

               Gözlerinden Aşk Soluyorum- Muhammed Faruk Arslan

Konuşan Fotoğraflar

BÜYÜKHARF

Dergimize Gelen Kitaplar

 

zemheridergi@hotmail.com

www.zemheriedebiyat.com

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

14/9/2008 · Kategori: MAKALE

'KAVGA'YA DAİR

 

 
            İnsan, Allah'ın yarattığı varlık dünyasında canlı olmakla cansızlardan; aklını  kullanabilmekle de canlılardan ayrılan en büyük şaheserdir. Bu yönüyle borçludur, sorumluluk sahibidir. Her yaptığından hesaba çekilecektir.
 
             İnsan, yaratıldığından günümüze geçen zaman diliminde -bizim baktığımız yerden epey, Allah'ın baktığı yerden ehemmiyetsiz-  yaratılmışlık gayesinden çok, genelde paylaşımı içine sindireyen bir görüntü arz etmiştir ki bu yüzden hep bir çekişme içinde olmuştur.Bu onu sürekli bir kavga  -geniş anlamda savaş- yani çıkar çatışması görüntüsünde aksettirmiştir.
 
             Hz. Adem'in oğullarından Kabil'in Habil'i öldürmesiyle başlayan ilk kan dökme, sonrasında en acımasız yöntemleriyle süregeldi. Oysa yeryüzü insanların tümüne yetecek şekilde yaratılmıştı. Herkes ondan rızkını bulabilir, onda yaşayacak bir yer inşa edebilirdi.İstediği şekilde inanabilir ve yaşayabilirdi.
 
             
             Bedir savaşında müslümanlar 300, putperestler 900 yüz kişi ile savaşa tutuşmuştur. Çoğu zaman tek taraflı da olsa paylaşım engellendiği ve kan dökülmeye varıldığı bu dünyada, bazen insan şunu düşünmeden edemiyor: Eski devirlerde insanların sayısı ne kadardı ki birbirlerine tahammül edemiyor, saygı duymuyorlardı. Günümüzde 6 milyar küsur ki en eski uygarlıkların yaşadığı yerlerden biri olan Mezopotamya bölgesinde uygarlıklar neden savaştılar? Değerlerinden dolayı mı, bolluk içinde yaşamak için mi? Oysa bahsedilen uygarlıkların nüfusu en çok binlerle ya da on binlerle ifade edilebilir o zaman için. Hititler, Lidyalılar, Persler, Sümerler, Akatlar, Babilliler ve Asurlular bugün milyonlarca insanı doyuracak ve içirecek kadar bir imkana sahip olan bu coğrafyada, hadi onlar da toplamda yüzbinleri buluyorlardı, mesela paylaşmayı beceremez miydi? Biri Fırat'ın doğusunu diğeri batısını kullansa yani her taraf bir bölümünü paylaşsa olmaz mıydı? Olmazdı!
 
               İnsan savaşmalıydı, kan dökmeliydi. Hep en güçlü olmalı, herkes ona itaat etmeli, onu kabüllenmeliydi.Her yer kendisinden sorulmalı, kendisine çalışmalıydı.
 
               İnsanın bilmesi gereken tek gerçek vardı aslında. Herkesin önceden sığındığı bir inanç ve bir toprak parçası vardı ve yalnız bunlar için ölüp öldürebilirdi. Ne var ki insanlar çoğu zaman gereksiz yere birbirini öldürdü.
 
               Ve "YOL"  dilegeldi. Üstümden geçiyorsunuz. Dünya bir yoldu. Herkesin gelip geçtiği bir yol.


Fikret Beg

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

8/9/2008 · Kategori: MAKALE

ŞİİR, DOLAMBACIN DIŞINDA




“Eğer düşünce ve şiir,
kendi iktidarları olan şiddetsiz iktidara
bir daha ulaşamazlarsa,
burada ortaya çıkan insanın köksüzleştirilmesi
sonumuz anlamına gelir.”

Martin Heidegger

 

Şairler dolambacını sevdi, yoksa ‘şiir için çıkış ya da başka bir ifade ile şiire çıkış’, bir levha gibi orada aşikâr duruyor. Nedir dolambaç? Bugüne has bir şey midir, vaktiyle de var mıydı? Her mesele gibi bu meselenin de anlatımı istenildiği kadar uzatılabilir. Uzatıldıkça da anlatımın kendisi bir dolambaca dönüşür. Nitekim geçtiğimiz yüzyılın kavrayışları hayranlık uyandıran pek çok beyni, dışlarındaki dolambaçtan çıkmak dilerken kendi zihinlerinde kendileri için birer akrebe dönüştü. “Olan, olmasın” diye verilen çabalar, ‘olanın olmaklığını berkitmek’ten öteye gidemedi. Modern sanatçının ‘olanın yeryüzü üzre görüntülerini yansıtmakta başvurduğu yollar’, onu yayan bir onaylama olup çıktı. Belli ki sanat, yansıtılan eğer günün insanının yüz kızartıcı halleri türünden şeylerse bir yansıtma değildi. Bir yadsıma olması gerektiği yerde yansıma olan, artık medyalardan bir medya olmuştu da haberi bile yoktu. Modern zamanların yedeğinde gelişen ve onu dışlama kabiliyetini kaybeden sanatın başına gelen budur. Postmodern olarak adlandırılan zamanların sanatıysa, artık bunu yapmaya takati değilse bile inandırıcılığı kalmayan sanatı diriltmek için olanın içinden sözüm ona entelektüellerce yapılmış bir hayat öpücüğünden başka bir şey değildir. Modern ve postmodern ayrımı netleşsin diye şu esaslı ayrım boyuna vurgulanmalıdır: Modern hayatın alıklaştırılmaya, bönleştirilmeye çoktan hazır sıradan insanını dışlayan modern zamanların sanatçılarının tavrı, tüm sorunlarını unutturacak denli yüreklicedir. Ne var ki onların macerası, içinde bulunduğumuz küreselleşme çağında saygıya değer olarak görülmediği gibi seyirlik de bulunmamakta. Bakmayın Sylvia Plath’ın adının filmlerle, yazılarla çokça anılmasına.

Ananların kaçı bir çocukken Tanrı’yla onun gibi konuşmuştur?

Aslında dolambaç, sadece kendini büyük gördüğü için bönleşmiş, alıklaşmış benliğimizdir her şeyden önce. Oysa bizlere dışımızdaki kapitalist dünya örgüsü dolambacın büyüğü ya da ‘olanın ta kendisi’ olarak gösterilip durur. Kendi dolambacını saklamaya çalışmanın bir yoludur, dolambacın dışımızdaki dünya olduğunu söylemek. İnkar etmek, gözden ırak tutmak, es geçmek ne mümkün!.. İçinde yaşadığımız dünya, insanların sakin olamayacağı bir mekân nicedir. Sorumlularsa malum... Fakat asıl sorunun ne olduğu, hala doğru olarak algılanmaktan, adlandırılmaktan uzak. Sorun, yaşantılarında kendilerine dönüp bakmak yerine, her şeyi, az önce andığım malum sorumlulara bağlayarak, dolambacı durmadan yenileyenlere suçu atıp bu arada da kendini şiir için, daha vahimi hayat için kurtarıcı olarak görmekten geri durmayan zihin işleyişindedir. Şairlerin başını çektiği sanatçı grubu, tıpkı Hitler’in başını çektiği megaloman diktatör grubu gibi geçtiğimiz yüzyıldan beri benliklerini şişirerek söz alıp durdular kurtarıcılık hususunda. Sanki dünyadaki eksiklik bir kurtarıcı idi... Bu yanılgıya Süpermen mitine yüz çevirmesi gereken Müslümanlar bile düştüler. Ne büyük bir şaşkınlık!.. İşaretleri, kendilerini aşan bir büyük Varlığa değil düpedüz kendilerine olabildi ne yazık ki. Hâsılı dolambacın onaylanması onun bu yordamla dışlanması, reddedilmesi yoluyla yerleşti. Müslüman duyarlılık da aynı yordamı benimseyip içinden Süpermenler çıkarınca umut, bir delinin adı olmaya çok uygun düştü. Fakat, yaşadığımız zaman, sanmayalım ki bir çölde geçen zamandır. Zamanın geçtiği mekân, her vakit sorunlarla doluydu ama asla çöl değildi. Bugün de değil. Dünya ve evren bizim karanlık tasavvurlarımızın çok fevkindedir.

Sorun şu ki çöl değil belki ama dolambaç çeşitlenerek çoğalıyor. Şiir, tıpkı hayat gibi, bu dolambaçların türlüsünün dışında, orada öylece duruyor. Şairlerse, bir fare gibi kapana kısıldıkları dolambacı anlatmayı şiir olarak kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bunu da büyük gayretlerle, enerjilerini berheva ederek yapıyorlar. Kıstırıldıklarının özelliklerini yansıtmakla, resmetmekle, öykülemekle, ironisini, parodisini yapmakla sanıyorlar ki yeni bir şey yapmış oluyorlar. Sanat yaşantı sının verdiği; ilgiyle, görünmeyle, adı anılmayla dolan mekanik enerjisi, hayatın kara neşvesinin önüne geçmiş. Aleladelik ilahına borçlarını ödediklerinin farkına varmaları güç görünüyor... İnsan başkaları da kendi gibi aldanıyorsa aldanmaya devam eden bir varlık olabilir mi? İnsanlar içinden şairler, bu sorunun ne manaya geldiğini kavramaya en yakın olanlardır. Bu yüzden insanların şairlerden şiir istemeye, yani onlardan kendilerine dolambacın dışından seslenilmesini beklemeye hakları var. Eğer bu hakları varsa insanların; imajların içinde yaşamaya zorlanırken, şiir diye görünme fetişistlerinin görsel fantezileri ile yüz yüze gelmeye; etraflarında kavga etmeye hazır patolojilerin bozuk, çok sesli argosunun sırf dünyada insan sesi artık böyle diye şiir olarak yutturmaya çalışmalarına ya da dolambacın içinde cereyan eden türlü ‘peynir çeşitleri’ne karınlarının tokluğunu beyan etmeliler. Aksi halde bir haktan söz etmeleri mümkün olamayacak. Ve işte tam da bu yüzden şiiri, olanın ve kendi bön benliklerinin dışında bulan şairler, birbirlerini geçmişteki gibi hallerinden bilmeye ve kendilerinden olmayanları dışlamaya devam edecekler...




CELAL FEDAİ/ MERDİVEN ŞİİR/Bahar 2008

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/9/2008 · Kategori: MAKALE

Okumak, soylu bir direniştir; böyledir!




Neo-etik isimli şiir vesilesiyle yazılmış, düşünülmüş, yazılamamış, bulaşılamamış mevzulara dâir, Zemheri Edebiyat son sözü şu şekilde söyleyecektir:

 

Şiir, kişinin varlığını yâdettiği, ben'inin sahip olduğu o kutsi sesi, sedâyı; yaşamak eylemiyle uyuşturamadığı demlerde, sahibine yönelik tek kişilik bir diyalogdur. Bu tek kişilik diyalogta oluş; işin künhüne vâkıf olan zevât tarafından, kutsi bir monolog'a dönüşür. Bu dönüşüm sırasında ise; tek kişi ‘çift' kişi hâline terakki eder. Buradaki çoğalma, sayısal verilerin anlamlandırdığı bir bölünme değildir; aksine, diyalogdan monologa düşüşün, anıtlaşmış hâlidir.

 

Bütün şiir ekolleri, teorileri, biçimleri, nitelikleri, niceliklleri; hakikati Allah katında mahfuz olan hakiki şiirin bir cüz'üdür. Platon'un Şölen'inde sarih bir şekilde izah edilen ‘sevgi' kavramı gibi... O kadar geniştir ki, neresinde durursanız, orasını ‘o' zannedersiniz. Evet, yaptığınız eylem sadece bir ‘zan' olur. Zanın hangi kısmının ‘günah' olduğu; hangi kısmının ‘sevap' olduğunu idrak edip-edemeyen bir zihin; bu varoluşu da o seviyede idrak eder.

 

Ne dedik: "Okumak, soylu bir direniştir; böyledir!"

 

Şiir hakkında kimsenin kesin yargılar ile konuşmaya hakkı yoktur. Hele hele, kıraat sürecinin, en fazla -ki hüsnüzan ile hadi on yıl diyelim- üç-beş yıl olduğu zevât; nasıl oluyor da mevzuyu bu kadar ‘basit'e indirgeyebiliyor. Tabi ki, basit'e. Basite indirgemekle kalmıyor; şiir üzerinde doğrusu yanlışı kendine olan bir insan hakkında, diğer insanları da zanda bulunmaya teşvik ediyor. Amerika gibi, karşısına önce bir ‘öteki' alıyor; ondan sonra derdini (ki dert var dert var; dertten derde sonsuz fark var, şükür ki var!) izah etmek için; bütün edebi kuralları yıkıyor. Bunu yaparken de, edebiyatı kullandığını söylüyor. Edebiyat, edebi eser -ki şiir bu piramidin en üst yeri, hatta noktasıdır- mide gurultusuna hiç mi hiç benzemez! Aksine edebiyatın sesi, Elest bezminde bize lütfedilen o kutsiyetin, bu dünyada ferdi olarak alınışı, hatırlanışıdır. Platon vechinden ‘güzel idea'sına bir lahza tesadüf ediş; Aristo vechinden ise, o sesi ‘ferdi bir taklit'. İş bu yüzden, hiç kimse ama hiç kimse; özellikle burada ‘duran' hiç kimse, genelde sanat, özelde edebiyat, en kıymetlisinde ise şiir ufkumuzu, arayışımızı, bu kudsi gayretimizi, tek bir ferdin ufku ile sınırlayamadı, sınırlayamıyor ve sınırlayamayacaktır!

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, epik tarz da, lirik tarz da, didaktik tarz da ve diğerleri şiir denen o namütenahi evrenin sadece bir katre nispetince cüzleridir. Biz şiire bu ‘kıymeti' yüklüyoruz. Biz şiire ‘kıymet' ihraç ediyor; şiirden kendimiz ‘kıymet' ithal ediyoruz. Bu ticarete kimsenin faiz bulaştırmasına, kimsenin bu ticaretten haksız rant elde etmesine Zemheri Edebiyat müsade etmeyecektir. Müsade etmezken, bu tür zevatın her daim bulunacağının da bilincinde olacak kadar mevzuya hâkimdir. Bu bir evdir. Evin önü kimseye kapanmaz! Lakin, evin önü kimseye kapanmayacak diye; gelip geçerken buraya bırakılan ‘pislikler'e de ‘eyvallah' denilmeyecektir.Gerekirse bu ‘pis'liği kendi ellerimizle temizleriz de, bunun ecrini şiirin de sahibi olan Allah'tan bekleriz!

 

Evet, şiir ve sanat hakkında konuşun tabi. Lakin konuşurken şu isimleri de okuduğunuzu, bunlara da hakim olduğunuzu, olaya tek pencereden bakmadığınızı bize hissettirin: Platon, Aristo, Goethe, Rilke, Sezer Tansuğ, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Camus, Sadi,  Walter Benjamin, Lunaçarski, George Thomson, Paul Eluard, Cahit Külebi, Orhan Veli, Necip Fazıl, Fuzuli, Cenap Şehabettin, Nazım Hikmet, Mallarme, T.S.Eliot, Cahit Zarifoğlu, Ernst Fischer, Hilmi Yavuz, Pablo Neruda, Paul Valery, Ezra Paund, Furuğ Ferruhzad, Arthur Rimbaud, Küçük İskender, Aragon, Octavio Paz, Terry Eagleton, Nurullah Ataç, Hakan Arslanbenzer, Sigmund Freud, Schiller, İlhan Berk, İsmet Özel, Tzyetan Todorov, Rasim Özdenören, Doğan Aksan, İmrülkays, İbnü Külsum, Ahmet Oktay, Adonis, Attila İlhan, Tolstoy, Nabi, Behçet Necatigil, Celal Fedai, Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi, Martin Heidegger, Turgut Uyar, Edip Cansever, Spinoza, Kierkegaard, Daryuş Şayegan, Baudlaire, .....

 

Bu kadar zevâtı niçin mi andık? Şu yüzden efendim: Biz, hiç bir ayrım yapmadan okumak zorundayız. Elbette kendimize çizdiğimiz bir yol olacaktır, fakat bu yolun ufkunu, belli bir yazarın, biçimcinin ufkuyla mukayyet kılmamız, bizim şiir üstüne söyleyeceklerimizi de kısıtlayacaktır. Biz, hikmet denen o ‘şey'in, bütün insalığın mirası olduğuna inanıyoruz. Ve bu mirası kimde bulsak alırız. Bu bize, Hz.Muahmmed Nebi'den kalma bir düsturdur. Biz ufkumuzu onun bize gösterdiği genişlikle ayakta tutuyoruz.

 

Bu yüzden diyoruz ki, kuru laflara, hatta güzaflara ayıracak vaktimiz yok. Kimseyle didişecek kadar vaktimiz yok. Zira, cephanemizin eksik olduğunu biliyoruz. Yukarıdaki zevatı ve diğerlerini hele bir okuyalım bakalım. Yok, ben bunların hepsini biliyorum diyecek varsa, ‘Şiirimizi gösterebilecek bir mert arıyoruz' anonim(!) nidasına cevap bulduk addeder ve dizinin dibine oturup istifade de ederiz. Evet evet, şüpheniz olmasın ki, bunu yapar ve bunu yapmayı ‘vacip' biliriz. Herkes, özellikle şiir üzerine ‘ahkam' kesen zevat, dönsün de bu ‘kıraat aynası'na bir bakıversin. Ölçü orada!

 

Genel kabul görmüş bir görüştür: ‘Nazım Hikmet'i, solculardan korumak gerek.' Korkarım ki bu gidişle, Hakan Arslanbenzer'i de çevresindekilerden korumak gerekecek.

 

Son üç söz:

 

Birinci söz: ‘I never try to make a painting; it is a howl' / Karel Appel

İkinci söz: ‘Hiç bir çığlık, sahici bir ulumayı bastıramaz.'/ Ortaga y Gasset

Üçüncü söz: ‘Sizden biriniz, bir şey yapacağı zaman, onu mükemmelen yapsın.' / Hz.Muhammed (sav)

 

Böyledir!

 

...


 
ZemheriEdebiyat


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

18/8/2008 · Kategori: MAKALE

Dört Deli Aza ve Siya(h)set

                      İlk köşe yazımı cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili yazacaktım lakin bugün öğle haberlerinde izlediğim bir haber beni o kadar mutlu etti ki bu haberden hareketle Türkiye'de siyaset ve siyasetçiler üzerine bir yazı kaleme almak istedim.



                        Öncelikli adı geçen haberden bihaber olan dostlar için ne olduğunu anımsayalım; İznik'in müşküle köyünde azalar istifa edince  muhtar kendine yakın isimlerden bir aza listesi oluşturuyor ve seçime gidiliyor. Sandıktan şaşırtıcı bir durum çıkıyor köydeki dört deli aza oluyor aza seçimlerinde aday olmayan kişiye de oy verme imkanı vardır. Siz herhangi bir kağıda kendisini aza görmek istediğiniz kişiyi yazabilirsiniz. Bu köyde de halk delileri aza seçiyor. 220 oyla birinci aza olan Mehmet Olgun ilk yapacağı icraatı açıklıyor: "yol yapacağım gidişli gelişli olmayacak, şurdan gidecek buradan gelecek" bu vaat bana Demirel'i hatırlattı; evde tuvaleti olmayan ve gece gündüz tuvalete dışarı çıkmak zorunda kalınılan bir seçim bölgesinde Demirel durumdan şikayetçi olan halka sesleniyor: "sabredin az kaldı, beni seçin tuvaleti sizin ağzınızın içine getireceğim". Azalarla yapılan röportajda bir deli! Azanın yaptığı açıklama dikkatimi çekiyor; "ben yapamam" diyor ekliyor ben çiftçiyim proje falan çizemem ben mühendismiyim yapayım?" diyor. İşte bu açıklamalara bayılıyorum deliye bak deliye ne yapacağının ne yapamayacağının neye liyakatinin olduğunun neye olmadığının farkında. Ülkeler bu yüzden beceriksiz siyasetçilere bürokratlara teslim edilmiyor mu?siyaset biliminde Peter Prensibi derki: Bir hiyerarşide çalışan herkes yetersiz olduğu ve başaramayacağı yere kadar yükselme eğilimi gösterir.  Ne kadar isabetli bir tanım konumuz liyakatsizlik olunca TBMM tarihinden gülünç olduğu kadar düşündürücü bir olay geldi aklıma; aşiret reislerinden biri milletvekili seçilir. Tam 5 sene boyunca hiç konuşmayan ağa seçimlere birkaç ay kala oturumun birinde el kaldırır. Herkes duruma çok şaşırır ağa konuşacak susun derler, ağa başlar "cami gapatırmısınız ceryan yapıyo" der. Bunu diğer örnekler ne kadar liyakatsiz insanları iş başına geldiğini anlatmak içindi. Seçme yaşı 25 e indi.

Kime? Parababalarına saltanatını biran önce devralmak isteyenlere Osman Gökçek'lere Fatih Erbakan'lara indi. Meydanlarda döner dağıtanların gece bir paket makarnayla oy satın alanlara indi. Vel hasıl Çoban sülü zamanında 25e inseydi ona 50 değil 55 sene katlanmak zorunda kalacaktır. Neyse konumuz başkaydı gelelim deli azalara, bu konu azımsanacak es geçilecek bir konu değil bu köy halk tüm Türkiye'ye örnek olmalı, biz artık akıllı! Yönetici istemiyoruz. Bize deli gibi bildiği doğrulardan ayrılmayan eğilmeyen bükülmeyen, cesaretli, Hak'kın delisi, hukukun delisi, davasının delisi, doğrunun dürüstlüğün delisi yöneticiler lazım, "sizi yönetenler ne ise sizde  o sunuz" ayetinden hareketle "biz bunlar gibi değiliz" diyecek sesini yükseltecek ülke siyasetiyle ilgilenmenin 5 senede bir oy kullanmak ve kahvede çayına pişpirik oynarken ülke kurtarmaktan ibaret olmadığını anlayacak halk lazım.



                          Ya deli siyasetçiler seçeceğiz yada kendini akıllı zanneden para, makam, mevki delilerinin bizim aptallığımızı tescillemelerine izin vereceğiz. Ha aklıma gelmişken söyleyeyim yukarda muallak kaldı seçme yaşının 25 e indirilmesine karşı falan değilim aksine 15 e falan düşürülmesini istiyorum gençliğin en deli zamanı bu yaşlar, sisteme ve toplumun biçtiği role uyulmayan yaşlar. Gözdeki ışığın parladığı idealist yaşlar. Bu işte bir siya(h)set var. Kapatın tüm ışıkları.

                          Hadi bir, iki, üç "Baba siyasete geri dön"


Said ERCAN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

31/7/2008 · Kategori: MAKALE

79...



"79'lu değilim... bilemem belki ne Mevdudi'yi  ne de  İran devrimini o tarihin buğulu camından.../
ama bilirim ki ...
çoktandır kendinden çalar zaman,
akrebin kıskacına alıştı,aldırmaz artık yelkovan , kan kaybeder ruhum, tüm zamanların yükü omzumda olan..."

ve bayım siz...


79'lusunuz...
Yani şu televizyonla ilk tanışması,
İsrail askerlerinin o iri kıyım kolları arasında başları,
kolları taşlarla ezilen Filistinli gençleri gösteren karelerden ibaret olan...

79'lusunuz...
Yani şu İran devrimiyle yaşıt...
Yani şu Mevdudi'lere,Şeriati'lere,Benna'lara,Dudayev'lere,Begoviç'lere,kısaca bize umudun sadece hayallerden ibaret olmadığını aşılayanlara hayran kuşaktan...

79'lusunuz...
Yani şu bilinçlenme yıllarını "91 de ABD'nin neden Irak'a saldırdığını,ve aynı ülkenin Bosna için neden kılını kıpırdatmadığını" anlamlandırmayla meşgul eden kuşaktan...

79'lusunuz...
Her ucubeyi yaşayacak kadar büyük,
hepsinden ders alacak kadar olgun,
bazen bıçaklarını bileyip,
bazen zeytin dalı stoklamakla,
resmi tarihle gerçek tarih arasında bi "bağ" aramakla ömrü geçen kuşaktan...

 

ve bayım biz

ne öğrendik ki o kuşaktan?

Esra ŞEN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

17/7/2008 · Kategori: MAKALE

İNANDIĞIN KADAR EZİLİRSİN

Dünya nüfusunun %52'sini kadınlar oluşturuyor.Kadınlarla alakalı gündemin önemli bir kısmını ise kadın hakları,cinsiyet ayrımı,ikinci sınıf vatandaş haberleri meşgul ediyor.Üzerinde en çok kafa yorulan konulardan biriside,İslam dininin kadına ikinci sınıf rolü verip vermediği.Kendini ortanın solunda göreninden tutunda,uç feminist gruplara,statükocu yada devrimci sıfatı taşıyan yazar tayfalarına dek,hemen hemen çoğu grubun ortak fikri: "ne kadar inanıyorsan,o kadar eziliyorsun"

    "İnsan mukaddesi olandır." der Cemil Meriç.8 mart sabahlarımızın gazete manşetlerini süsleyen,dini vecibelerimize hakaret dolu yazılar,Kara Fatma haberleri,ucu açık söylemler, ?dini hayatın size sunacağı kölelikten öte değil sloganları.Ama Cemil Meriç yine der ki: "İnsanlar sloganla güdülmez.Düşünceye hürriyet,sonsuz hürriyet!" Oysa ilk müntesibi kadın olan,ehlibeytinin devamını kadın nesille sürdüren,ilk şehidi kadın olan,kutsal kitabında anneye saygıyı olmazsa olmaz sayan bir dinin mensuplarına,hala ?İslam dini kadını eziyor? diyebilmek için,insanın,oryantalistlerin at gözlüğüyle bakıp,sadece içlerindeki kompleksi yeşertmek için uğraşıyor olması gerek?

     Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının verilmesinin 71.yıldönümü dolayısıyla yayınladığı mesajda "kadınların siyasal alanda daha yüksek oranda temsil edilmesi ve karar verme sürecinde daha etkin rol alması gerektiğini,oysa kendilerine yasalarla tanınan hakları kullanmalarının baskıcı yaklaşımlar nedeniyle engellendiğini,kimi yerlerde ise erkek ve kadın arasında ayrımcılığın hala sürdüğünü? hatırlattı. " baskıcı yaklaşım,ucu açık bir terim.Ben YÖK'ü bu kapsamın tam göbeğine sokarım,bir başkası dini ananeleri.Ama sanırım burada ikincisine atıfta bulunulmuş.Kadın haklarından bahsedip,sonrada inançlarına göre sınıflandırmak,bu beyanatın hangi bölümüyle bağdaşır,bilmiyorum,ama eğer kadınlara devlet baba tarafından ?lütfedilmiş? haklardan bahsedilecekse bu haklardan beklide ilki fikir ve ifade özgürlüğüdür.

      Bir grup hala başörtüsü modelleri kesip biçe dursun,bir tarafta "haydi kızlar okula" kampanyası ile okula kavuşturulduğu söylenen kızlarımızın sayıları gazetelerin sürmanşetlerini işgal ede dursun,ne gariptir ki öte tarafta türbanları sebebiyle üniversiteye giremeyen onbinlerin varlığı öyle bir tezat oluşturuyor ki.

       Her dönem,her fikir,ancak kendi içinde tartışıldığında bir anlama kavuşur.Feodal dönem ortaçağ Avrupa?sında o meşhur tablo içinde,hiristiyan din adamlarının kiliseyi ve engizisyon mahkemelerini kullanarak elde ettikleri maddi ve manevi imtiyazlar ve yaşattıkları o kara çağ sonucunda Avrupa laisizmi keşfetmek zorunda kalmıştır.Ancak aynı laiklik uygulamasının Avrupa gibi bir geçmişimiz olmamasına karşın birebir kopya şeklinde bizde de uygulanması aynı olumlu sonuçları veremezki.Kaldı ki,laik olsun olmasın hiçbir Avrupa devletinde başörtü yasağı yok.Sadece bu bile öyle karışık bir tablo çiziyorki ortaya.

       Ve işte bir dinin savunduklarını yargılamak içinde niyetlerinin bu olduğu o kadar aşikar ki- ,yada daha açık bir ifade ile İslamiyetin kadına biçtiği rolü anlayabilmek içinde,İslamiyet öncesi Arap Yarımadası'na bakmak gerekir.O günün cahiliye topluluğu içindeki kültürel,siyasal,ekonomik, durumu ele almadan yapılacak en küçük yorum dahi havada kalacak ve objektif olamayacaktır.İslamiyet,cahiliye döneminde kadına verilen hakları mı sınırlandırmıştırki ,bu grupların islamiyetin kadına ikinci sınıf rolü verdiği fikrini benimseyelim.Kuran?ın kadına eş ve anne adı altında verdiği haklar o dönem dünya arenasında bile uygulanmıyordu.Kız çocuklarının diri diri gömüldüğü;kadının bırakın ikinci sınıf muameleyi,insan yerine konulmaktan uzak haklara sahip olduğu bir coğrafi sınırlar içinde doğdu İslamiyet güneşi.Ahmet Kurucan,Toplum Vicdanı Ve Din isimli kitabında kadın-din ve toplumsal ilişkiler düzeyinde yaşanan sıkıntıların esas kaynağını Asr-ı Saadet sonrası dönemlerde,Hz.Peygamber?imizin siyasi,hukuki,sosyal,iktisadi,kültürel ve dini boyutlardaki değişimlerinin devam etmemesine bağlıyor.Dinamik yapıya sahip olan İslam dininde yapılan değişikliklerin,dinin ruhuna ve halkın maslahatına aykırı olmamak şartıyla daha da ileriye götürülebileceğini belirtiyor. 

Kadın haklarından bahsedip,dinin örümcekleşmiş kafaları barındırdığını,haremlik-selamlık safsataları ile kadının hor görüldüğünü,bir bakan eşinin bile ayrı masalarda yemek yemek zorunda bırakıldığını yazan ulusal gazetelerimizin orta sayfalarında 2006 model otomobil reklamında bile kadın vücudunu kullanması ne kadar büyük bir tezatın göstergesi.Kadını ilgilendirsin yada ilgilendirmesin reklamların ana malzemesi kadınlar.Hüseyin Öztürk Vakit gazetesindeki köşesinde 8 aralık tarihli yazısında "Medya dünyasının en büyük sermayesi kadındır.Medyada ve eğlence dünyasında kadının sırtından para kazanmanın tadına kimse dayanamaz." diyor.Durum bu iken hiçbir feminist grup çıkıp isyan bayrağı çekmiyor,çünkü işlerine geliyor.
Feminist olduğunu iddia eden birçok popüler kadın dergisi,kadınlar için yayın yapma iddiası ile birlikte,muhtevası ve kapağıyla,seçilen konu başlıkları ve kullanılan fotoğraflarla,kadınları istismar etmiyor mu acaba? diye soruyor Cihan Aktaş Mahremiyetin Tükenişi isimli kitabında.

       Kadın değerleri öne sürülerek kadınların istismar edilmesi modern olmanın diğer bir tanımı olmalı.Kadına verilen önem,üzerinden para kazanmaktan ibaretse,yada kadın bu şekilde cinsiyet ayrımından kurtarılacaksa,haklarına bu şekilde kavuşabileceklerse varsın din kadını cinsiyet ayrımına tutsun. 

 İslam'ın kadına biçtiği rolü görebilmek için Anadolu'ya çıkmak gerek arada bir.Gazetelerin yüksek plazalarından bakıldığında görülen o buğulu kare ile hiç örtüşmez.En hırçın yüreğin bile saygıyla titrediği mekanların kurucusudur Anadolu'da anne Avrupa'nın yıllar sonra aileye verdiği önemin ilk sebebi giderek kayganlaşan,eriyen;yokluğu toplumsal infiallere yol açan ahlak olgusunu yeniden yeşertebilmek.Bunu din ondört asır önce keşfetmiş,anneye saygıyı,annenin hakkı değil,evladın görevi saymıştır.Fırından yeni çıkmış somun gibi kokar annenin eli.Ve onun elini öpmek kadar değerli kadın dinimizde
Aşkın en yücesini barındırır Veysel Karani'nin annesine muhabbeti.Ne 8 martta,bizi aslında hiç te ilgilendirmeyen bir güne sığar anneye yada leylaya duyulan muhabbet;ne de mayısın ikinci pazarının 24 saatlik dilimine 

   Siz ey imana erişmiş olanlar!Hanımlarınızla güzel bir şekilde geçinin;çünkü onlardan hoşlanmıyor olsanız bile,olabilir ki hoşlanmadığınız bir şeyi Allah büyük bir hayra vesile kılmış olabilir.NİSA 4/19

Esra ŞEN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

23/5/2008 · Kategori: MAKALE

Kara Kıtanın Özgürlük Savaşçısı MALCOLM X

 

Aslanlar kendi tarihçilerini çıkarana kadar, av hikâyeleri
her zaman avcıyı övecektir”
(Afrika atasözü)

 
Malik El- Şahbaz…
Onu ilk gördüğümde bir sinema sahnesinin tam ortasındaydı.  Kendi filminin içinde, siyahın en öfkeli tonunda… Denzel Washington, Molcolm X rolündeki unutulmaz performansıyla o filmde bana çok şey anlatmıştı. Sonra hayatını okudum, resimlerini gördüm. Muhammed Ali, ringlerde fırtına gibi eserken Malcolm arkasında dimdik duruyordu…

Bildiğim gördüğüm Müslüman profiline benzemiyordu… Mağrurdu, dik başlı, kararlı ve hırçın bir görüntüsü vardı… Ona “Amerika’nın en öfkeli adamı” diyorlardı ve o, bunu inkâr etmiyordu. İyi giyiniyordu her fotoğrafında şık görünüyordu, insanı etkileyen bir duruşu vardı, kararlılık abidesi gibiydi. Bir fikre saplanıp kalmamıştı, hayatını değiştirecek, hayatını yönlendirecek, hayatına mal olacak kararlar vermişti. İslam’ı seçerken de, İslam adına lider saydığı kişinin günah işlediğini görüp karşı çıkarken de, öldürüleceğini bile bile kürsüye yürürken de cesurdu…

Zenci bir papazın kapkara oğlu olarak Nebraska’da doğdu. Genç yaşta babası beyazlar tarafından öldürüldü. Hızlı bir gençlik geçirmişti, “Koca Kızıl” lakabıyla mafyada ortalığı kasıp kavurdu. Hapse girdi… Malcolm’un hayatının dönüm noktası da burasıdır. Burada tanıştığı Müslüman zenciler ona Elijah Muhammed’i ve İslamiyet’i anlattı.

O günden sonra her şeye yeniden başladı.
Eline bir sözlük alıp, ilk harfinden son harfine kadar okudu… İşte söz üstadı olmanın ilk basamağı... Bu basamaktan kitleleri konuşmalarıyla yönlendiren, etkileyen, insanların dinlemek için salonları doldurduğu Malcolm X ortaya çıktı.

Bu kara kıtanın öfkeli adamı Zenci olmanın utanılacak bir şey olmadığını adeta haykırdı. Çünkü o yıllarda “Zenci” demek köle demekti. Zenci olmak otobüslerde kendilerine ayrılmış yerlere oturmak zorunda olmak, beyazların olduğu kafelere, salonlara, özel mülklere hatta kiliselere girememek demekti. Aşağılanmak ve buna tahammül etmek zorunda olmak demekti.
Bu durumun en iyi ifadesi “Köpekler ve zenciler giremez” tabelasıydı.
İşte Malcolm bu insanlara kendi tarihlerini, yani unutturulan tarihlerini anlattı. Atalarının yük vagonlarıyla birer hayvan gibi bir kıtadan diğerine taşındığını, milyonlarcasının bu yolculukta öldüğünü, hayatta kalanları ise ölümden daha kötü bir sonun karşıladığını... Ve tüm sistemi yeniden sorduladı:

“Öncelikle bilmek istiyoruz: Neyiz?
Nasıl olduk?
Nereden geldik?
Oradan nasıl geldik?
Kimleri geride bıraktık ve onlar orada ne yapıyorlar?
Bunlar bize söylenmedi. Buraya getirildik ve tecrit edildik - en komik olanı da “ayrımcılık”tan ve "tecrit'ten bizi suçluyorlar. Kimse sizden ve benden daha çok tecrit edilmiş değil. Dünyada bir halkı ayırmakta ve tecrit etmekte demokratik sistem dedikleri bu sistemden daha başarılı bir sistem yok ve siz ve ben bunun en iyi örneğiyiz. İnsanlarımızdan ayrıldık ve uzun zamandır burada tecrit edildik.”

Onun önünde ezilmiş, hor görülmüş, sindirilmiş yığınlar vardı. Ve hatta bu yığınların bir kısmına bu köle hayatı, onların hak ettiği yaşam biçimi gibi anlatılmış ve bu çaresiz insanlar, Hıristiyan rahiplerin “Sana tokat atana diğer yanağını çevir” masallarıyla hakkını arayamaz hale getirilmişlerdi. Birçoğu “ben bir zenciyim ve bununla yaşamalıyım” diyordu. İşte bu haldeyken O Öfkeli Adam onları kendine getirdi:
"Kimse size özgürlüğü veremez. Kimse size eşitlik, adalet ya da başka bir şey veremez. Erkekseniz gidin ve kendiniz alın."

"Barışçıl olun, kibar olun, kurallara itaat edin, herkese saygılı olun; fakat biri size dokunacak olursa onu mezara gönderin”

Şiddet yanlısı değildi, öyle görünüyordu, öyle tanıtılıyordu, ama öyle değildi. Kimsenin hakkını yemem kimseye hakkımı yedirmem düşüncesiyle hareket ediyordu.
"Evet, ben aşırıyım; çünkü benim halkım, bu ülkede aşırı derecede kötü durumda!"
Onun bu gür sesi yankısını buldu, yüz binlerce zenci onun etrafında toplandı. Fakat bu durum birilerini rahatsız etti, onun giderek daha geniş bir etki alanına sahip olması, İslam’ı kendi dini gibi anlatan, İslam adına zenci milliyetçiliği yapan ve kendini Peygamber ilan eden, cemaatinin lideri Elija Muhammed’in konumunu tehlikeye sokuyordu. Elija’nın zina yaptığı söylentileri üzerine Malcolm’un durumu araştırması ve bu konuda liderine karşı çıkması bardağı taşıran son damla oldu. Cemaati tarafından konuşma yasağı getirildi. Bunun üzerine Malcolm X hacca gitmeye karar verdi. Bu vesileyle Afrika’yı dolaştı, diğer Müslümanları tanıdı ve hacda, o büyük buluşmada, Allah indinde ne siyah’ın beyaza ne beyazın siyaha hiçbir üstünlüğü olmadığını anladı:

“Dünyanın dört bucağından on binlerce hacı ile birlikteydim. Mavi gözlü sarışınlardan siyah derili Afrikalıya kadar bütün renkler kaynaşmıştı. Fakat hepsi insanların birlikteliğini, tek bir ruh halinin ibadeti içinde idiler. Bu benim Amerika'da siyah ile beyaz arasında göremediğim, fakat görülmesi kaçınılmaz olan ve mümkün olan bir manzaraydı.
Amerika, İslâm'ı tanımalı, anlamalı ve bilmelidir. Çünkü sadece bu din toplumdaki ırk, renk, insanlar arasındaki ayırımı kökten reddetmektedir. İslâm ülkelerine yaptığım gezilerde konuştuğum insanlar ve hatta beraber yemek yediğim beyaz Amerikalılar kafalarındaki beyaz ayırımcılığın İslâm ile tanıştıktan sonra yok olduğu söylediler.”

Ve bu yolculuktan ülkesine döndüğünde şunları söylüyordu:
"Ben ırkçıydım ve İslâmiyet’i ancak o şekilde benimsemiştim. Fakat Hz. Muhammet (SAV) ve Hz. İbrahim'in (AS) yaşadıkları kutsal ülkeleri ziyaret ettikten sonra şimdi gerçek bir Müslüman oldum. Artık eski ırkçı değilim."

Bu sözler onu şahadete götüren süreci başlatıyordu. Cemaatinden ayrılıp İslam Misyonu Örgütü’nü kurdu. Hikmet-i ilahiye bakın ki kendini peygamber ilan eden ve Malcolm’un ölüm emrini veren Elija Muhammed’in oğlu, Wallace D. Muhammed de gerçek İslam’ı tanıyıp Malcolm’un saflarına geçmişti.
Malcolm X hacc dönüşü adını da değiştirmiş El-hac Malik El-Şahbaz ismini almıştı. Kurduğu yeni örgüte beyazları da kabul ediyor ve gerçek İslam’ı anlatıyordu.

Ve şahadet vakti geldi.
 21 Şubat 1965’te Detroit şehrinde bir konferans düzenleyecekti. Ona hayatının tehlikede olduğunu, kendisine suikast düzenleneceği, konuşmasının riskli olduğu söylendi. Ama o yolundan dönmedi ve kürsüye doğru yürüdü. Eski cemaatine mensup milliyetçi siyahlar, konuşmanın hemen başında onu şehit ettiler. Vücuduna on altı kurşun isabet etmişti…
Ölüm haberini gazeteler şöyle veriyordu: “Malcolm meteliksiz öldü!”
Bir dava adamına yakışır şekilde…

Ölümünden sonra…
Elbette davası yarım kalmadı. Örgütün başına Wallace D. Muhammed geçti. Diğer İslam cemaatleriyle birleşip güçlendi. Halen etkisini ve ağırlığını koruyor…

Malcolm X, kimine göre lider, kimine göre hain, kimine göre zenci ve kimine göre siyah bir tehlikeydi. Ama herkes çok iyi biliyordu ki o tam bir Müslüman’dı; öyle yaşadı, öyle öldü…

AdigeBatur

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::