Okumak, soylu bir direniştir; böyledir!

Neo-etik isimli şiir vesilesiyle yazılmış, düşünülmüş, yazılamamış, bulaşılamamış mevzulara dâir, Zemheri Edebiyat son sözü şu şekilde söyleyecektir:
Şiir, kişinin varlığını yâdettiği, ben'inin sahip olduğu o kutsi sesi, sedâyı; yaşamak eylemiyle uyuşturamadığı demlerde, sahibine yönelik tek kişilik bir diyalogdur. Bu tek kişilik diyalogta oluş; işin künhüne vâkıf olan zevât tarafından, kutsi bir monolog'a dönüşür. Bu dönüşüm sırasında ise; tek kişi ‘çift' kişi hâline terakki eder. Buradaki çoğalma, sayısal verilerin anlamlandırdığı bir bölünme değildir; aksine, diyalogdan monologa düşüşün, anıtlaşmış hâlidir.
Bütün şiir ekolleri, teorileri, biçimleri, nitelikleri, niceliklleri; hakikati Allah katında mahfuz olan hakiki şiirin bir cüz'üdür. Platon'un Şölen'inde sarih bir şekilde izah edilen ‘sevgi' kavramı gibi... O kadar geniştir ki, neresinde durursanız, orasını ‘o' zannedersiniz. Evet, yaptığınız eylem sadece bir ‘zan' olur. Zanın hangi kısmının ‘günah' olduğu; hangi kısmının ‘sevap' olduğunu idrak edip-edemeyen bir zihin; bu varoluşu da o seviyede idrak eder.
Ne dedik: "Okumak, soylu bir direniştir; böyledir!"
Şiir hakkında kimsenin kesin yargılar ile konuşmaya hakkı yoktur. Hele hele, kıraat sürecinin, en fazla -ki hüsnüzan ile hadi on yıl diyelim- üç-beş yıl olduğu zevât; nasıl oluyor da mevzuyu bu kadar ‘basit'e indirgeyebiliyor. Tabi ki, basit'e. Basite indirgemekle kalmıyor; şiir üzerinde doğrusu yanlışı kendine olan bir insan hakkında, diğer insanları da zanda bulunmaya teşvik ediyor. Amerika gibi, karşısına önce bir ‘öteki' alıyor; ondan sonra derdini (ki dert var dert var; dertten derde sonsuz fark var, şükür ki var!) izah etmek için; bütün edebi kuralları yıkıyor. Bunu yaparken de, edebiyatı kullandığını söylüyor. Edebiyat, edebi eser -ki şiir bu piramidin en üst yeri, hatta noktasıdır- mide gurultusuna hiç mi hiç benzemez! Aksine edebiyatın sesi, Elest bezminde bize lütfedilen o kutsiyetin, bu dünyada ferdi olarak alınışı, hatırlanışıdır. Platon vechinden ‘güzel idea'sına bir lahza tesadüf ediş; Aristo vechinden ise, o sesi ‘ferdi bir taklit'. İş bu yüzden, hiç kimse ama hiç kimse; özellikle burada ‘duran' hiç kimse, genelde sanat, özelde edebiyat, en kıymetlisinde ise şiir ufkumuzu, arayışımızı, bu kudsi gayretimizi, tek bir ferdin ufku ile sınırlayamadı, sınırlayamıyor ve sınırlayamayacaktır!
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, epik tarz da, lirik tarz da, didaktik tarz da ve diğerleri şiir denen o namütenahi evrenin sadece bir katre nispetince cüzleridir. Biz şiire bu ‘kıymeti' yüklüyoruz. Biz şiire ‘kıymet' ihraç ediyor; şiirden kendimiz ‘kıymet' ithal ediyoruz. Bu ticarete kimsenin faiz bulaştırmasına, kimsenin bu ticaretten haksız rant elde etmesine Zemheri Edebiyat müsade etmeyecektir. Müsade etmezken, bu tür zevatın her daim bulunacağının da bilincinde olacak kadar mevzuya hâkimdir. Bu bir evdir. Evin önü kimseye kapanmaz! Lakin, evin önü kimseye kapanmayacak diye; gelip geçerken buraya bırakılan ‘pislikler'e de ‘eyvallah' denilmeyecektir.Gerekirse bu ‘pis'liği kendi ellerimizle temizleriz de, bunun ecrini şiirin de sahibi olan Allah'tan bekleriz!
Evet, şiir ve sanat hakkında konuşun tabi. Lakin konuşurken şu isimleri de okuduğunuzu, bunlara da hakim olduğunuzu, olaya tek pencereden bakmadığınızı bize hissettirin: Platon, Aristo, Goethe, Rilke, Sezer Tansuğ, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Camus, Sadi, Walter Benjamin, Lunaçarski, George Thomson, Paul Eluard, Cahit Külebi, Orhan Veli, Necip Fazıl, Fuzuli, Cenap Şehabettin, Nazım Hikmet, Mallarme, T.S.Eliot, Cahit Zarifoğlu, Ernst Fischer, Hilmi Yavuz, Pablo Neruda, Paul Valery, Ezra Paund, Furuğ Ferruhzad, Arthur Rimbaud, Küçük İskender, Aragon, Octavio Paz, Terry Eagleton, Nurullah Ataç, Hakan Arslanbenzer, Sigmund Freud, Schiller, İlhan Berk, İsmet Özel, Tzyetan Todorov, Rasim Özdenören, Doğan Aksan, İmrülkays, İbnü Külsum, Ahmet Oktay, Adonis, Attila İlhan, Tolstoy, Nabi, Behçet Necatigil, Celal Fedai, Ahmet Haşim, Asaf Halet Çelebi, Martin Heidegger, Turgut Uyar, Edip Cansever, Spinoza, Kierkegaard, Daryuş Şayegan, Baudlaire, .....
Bu kadar zevâtı niçin mi andık? Şu yüzden efendim: Biz, hiç bir ayrım yapmadan okumak zorundayız. Elbette kendimize çizdiğimiz bir yol olacaktır, fakat bu yolun ufkunu, belli bir yazarın, biçimcinin ufkuyla mukayyet kılmamız, bizim şiir üstüne söyleyeceklerimizi de kısıtlayacaktır. Biz, hikmet denen o ‘şey'in, bütün insalığın mirası olduğuna inanıyoruz. Ve bu mirası kimde bulsak alırız. Bu bize, Hz.Muahmmed Nebi'den kalma bir düsturdur. Biz ufkumuzu onun bize gösterdiği genişlikle ayakta tutuyoruz.
Bu yüzden diyoruz ki, kuru laflara, hatta güzaflara ayıracak vaktimiz yok. Kimseyle didişecek kadar vaktimiz yok. Zira, cephanemizin eksik olduğunu biliyoruz. Yukarıdaki zevatı ve diğerlerini hele bir okuyalım bakalım. Yok, ben bunların hepsini biliyorum diyecek varsa, ‘Şiirimizi gösterebilecek bir mert arıyoruz' anonim(!) nidasına cevap bulduk addeder ve dizinin dibine oturup istifade de ederiz. Evet evet, şüpheniz olmasın ki, bunu yapar ve bunu yapmayı ‘vacip' biliriz. Herkes, özellikle şiir üzerine ‘ahkam' kesen zevat, dönsün de bu ‘kıraat aynası'na bir bakıversin. Ölçü orada!
Genel kabul görmüş bir görüştür: ‘Nazım Hikmet'i, solculardan korumak gerek.' Korkarım ki bu gidişle, Hakan Arslanbenzer'i de çevresindekilerden korumak gerekecek.
Son üç söz:
Birinci söz: ‘I never try to make a painting; it is a howl' / Karel Appel
İkinci söz: ‘Hiç bir çığlık, sahici bir ulumayı bastıramaz.'/ Ortaga y Gasset
Üçüncü söz: ‘Sizden biriniz, bir şey yapacağı zaman, onu mükemmelen yapsın.' / Hz.Muhammed (sav)
Böyledir!
...
ZemheriEdebiyat
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır